interaktif bilimkurgu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
interaktif bilimkurgu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2012-12-22

fantastik tartışmalar

Düşünün ki;
tüm dünya halkları (artık nasıl bir bilgeliğe ulaşmışlarsa) bir araya geldi ve kendilerini temsil eden bir grup tarafından yönetilmek istemediklerine karar verdi. Bu durumda yöneticiler ne yapardı?

2012-12-03

Değişime Direnenler Oldu.

2012, Ekim

Değişime direnenler oldu.
Beyaz gömlek giymiş, saçları düzgün bir şekilde tıraş edilmiş ve mavi gözleri hafif dalgın bakan adam fısıldadı.
“Aslında Göz’lerin nedeni bu.”

2012-09-09

interaktif bilimkurgu: masum yeni dünya


Hiçbir cinayette arkalarında iz bırakmadılar, dedi adli bilimci. Tek bir kıl, tüy, deri döküntüsü, hiçbir şey. Bir tane bile bıraksalardı eğer, doğan her bebeğin DNA’sının saklandığı bu yeni yüzyılda suçluların bulunması an meselesi olacaktı. Son cinayetin ne zaman işlendiğini hatırlamaya çalıştı polis memuru.
-11 yıl önceydi. İntikam cinayeti. Çok profesyoneldi, ancak…
Kendini ele vermişti, diye yanıtladı adli bilimci. Ultraviyole fenerle. Memurun kaşları çatıldı, lafa atladı hemen.
-Kadını öldürdükten sonra parmak izlerini temizlemek için bir bidon etil alkol kullanmıştı ahmak adam, ama pencere camında ufak bir parmak izi bırakıvermişti, di mi?
Adli bilimci kafasıyla yavaşça onayladı. Ama bu cinayette durum farklı.Polis memurunun gözleri açıldı. Bilimci neler diyordu?
-Kurbanın üzerinde maktulünkilerle eşleşmeyen bir biyolojik delile rastladım. Üstelik daha önceki cinayetlerde kanıt diye alıp içinden bir şey çıkartamadığımız sistemlerle yapısal anlamda uyumlu.
-DNA bu, DNA!
Adli bilimci hızlıca kafasını salladı. Hayır, değil. Bulduğum yapıların DNA gibi bir sistematiği yok. Bunların bir insan izi olması mümkün değil.
Memurun yüzü ekşidi.
Adli bilimci mırıldandı. Cinayetleri işleyen bir insan değil. 

2012-08-05

interaktif bilimkurgu: kokla beni

Elektronik bir ses duyuldu. Çanlar çalıyordu. Binlerce kadının beklediği, beklerken çiftleşme ayini hakkında şakalaştığı ve dedikodular yaptığı geniş alanın kapıları ardına kadar açılmaya başladı. Yığının en önünde duran Dişi-23-10 karşı tarafta toplanmış çıplak erkekleri gördü. Onları görmek bir his uyandırmadı rahminde, özellikle çıplak olmaları hiç de etkileyici değildi. Fakat ileri koku alma duyusu sayesinde daha şimdiden rakiplerine fark atmaya başlamıştı. Birbirinden farklı 29 androstadien kokusu burnunu doldurmuştu. Hepsi kayda değer özelliklere sahipti, dişi bunu reddedemezdi. Ayinlere özenle seçilirdi vatandaşlar, hiçbir akrabalığa izin vermeyecek prosedürler uygulanırdı. Tek bir şey için: en iyi ve en uzak gen çiftleşmesini yapmak ve evrimi hızlandırmak. Şimdi kadınlar ve erkekler var hızlarıyla birbirlerine koşup birbirlerinin tenlerini koklamaya başladığında tek düşündükleri beyinlerindeki gelişmiş koku bölgesinde olabildiğine fazla koku bilgisi tutmaktı. Dişi-23-10 hızla ilk karşılaştıklarının vücuduna ellerini sürdü ve burnunu boyun bölgesine gömdü. O değildi, ama tatlı bir frambuaz kokusuydu bu adamdan yayılan. Ona gülümsedi ve yanından koşarak ayrıldı. Adam ise arkasından bakakaldı güzel dişinin. Ne marifetliydi, çabucak bitirmişti işini ve bir o kadar da verimli kalçaları vardı. Kafasını iki yana salladı, sınav daha yeni başladı, diye geçirdi içinden.

2012-07-10

interaktif bilimkurgu: öldüren aşk


Kadın cebindeki polonyumu düşündü, tekrar. Nasıl bütün hayatını ona adadığı geçti aklından. O sırada mide bulantısı şiddetlendi. Yüzü ekşidi, sağ eliyle duvara tutunmak zorunda kaldı. Derin bir nefes aldı ve ağrıya odaklandı. Birkaç dakika sonra bulantı zayıflamıştı. Hafif loş evde yürümeye devam etti ve odasının kapısına dayandı. Parmaklarını cebindeki sihirli maddeye değdirdi, güç almak istercesine. Gözlerini kapatıp onun zifiri karanlıktaki o tatlı mavi ışığını hayal etti. Gülümsemesine engel olamadı. O cevher hayatının en önemli hazinesiydi. Yıllarca üzerinde çalışarak sırlarını adım adım öğrendiği, paha biçemediği bir arkadaştı. Fiziksel yapısı, bozunma süreci, cetveldeki yerinden yaydığı ışığın esrarengiz serinliğine kadar birçok özelliğine aşina olmuş, tüm dünyada henüz kimsenin bilmediği birini keşfetmişti. O keşfetmişti, başka kimse değil. Kadın ansızın maddenin yokluğunda hayatının nasıl olacağını düşündü. Olamazdı, reddetti. Polonyumu ondan başka kimse daha iyi tanımamıştı, tanıyamayacaktı. Köklerinden bu kadar uzaktayken ona ailesini aratmayan bu madde işte bu kadar başını döndürmüştü, hasta kadının. Öksürük krizi tuttuğunda arkasından dayanılmaz bulantının geleceğini biliyordu. Tek yolu kusmaktı. Ne yazık ki kadın kusmanın bile onu en yakın arkadaşının zehrinden kurtaramayacağını bilmiyordu. Her an içini parçalayan arkadaşını o her geçen gün daha çok seviyordu.

2012-05-16

kurgu karakterim üzerine çalışmalar

Dönen bir zar düşünün. Her saniye, her milisaniye, her mikrosaniye gözünüzün önünde değişen sayıları düşünün. Var gücüyle dönen bir zar. Sadece bir saniye önce parmağınızı değdirseydiniz başka bir sayıyı görecektiniz, gözlerinizin önünde. Ya da şimdi elinizi uzatmak yerine biraz bekleseniz şansınıza başka bir sayı düşecek. Altı ihtimal var. Ve her an her saniye. Değişen altı ihtimal. Eşit altı ihtimal. Ama yalpalamaya başladı zar. İşte birazdan son hareketini yapacak ve dönmeye mecali kalmayacak. Altı eşit ihtimal. Ortadan kaybolacak. Altı eşit ihtimal tek bir sayı olacak. Zar kararını verdiğinde, tüm ihtimaller tek bir sayıya çöktüğünde, senin sayın o olacak.

Derin, peş peşe gelen turlarını tamamlayamadan önce kavradı zarı. İki yüzünden tutarak gözünün dibine getirdi onu ve sağ gözünü kapatarak sol gözüyle zarın içinde ayrık zamanlarda oluşan ve yok olan evrenleri izledi. Nasıl da sığmıştı ihtimallerin kararlara an be an çöküverdiği bu evrenler bir zarın içine? Kafasını iki yana salladı dikkatini dağıtmak için. Sığmış işte, dedi. Ne var ki sığmayacak? Başını kaldırdı ve etrafına baktı. Kendini çevreleyen zar misali evrene dikti gözlerini. Sonsuz ben sığdık buraya, altı ihtimal evreni mi sığmayacaktı kırmızı bir zara, dedi.

2011-09-17

romana dalıp çıkmak

Feynman diyor ki,
"As you all appreciate, science creates a power through its knowledge, a power to do things: You are able to do things after you know something scientifically. But the science does not give instructions with this power as to how to do good against how to do evil. Let us put it a very simple way: There are no instructions along with the power, and the question of applying the science or not is essentially the problem of organizing the applications in a way that doesn't do too much harm and does as much good as possible. But, of course, sometimes people in science try to say it is not their responsibility, because the application is just the power to do; it is independent of what you do with it. But it certainly is in some sense true that to create for mankind the power to control this is good, probably, in spite of the difficulties that he has in trying to figure out how to control the power to do himself good rather than evil."
İşte bu güç ve gücün kuralsızlığı beni cezbediyor, yazılarıma yön veriyor. Sıradaki pasaj şu sıralar üzerinde çalıştığım romandan geliyor. İyi okumalar.


Her şey ‘dolanık’ olduğumu anlamalarıyla başladı…

1.

“ateş kırmızısı duvarlar, turuncu perdeler, tahta rengi ve ciddiyet kokan köşeli mobilyalar ve loş bir ışık…”

İkna edici renkler kullanıyorlar, demiştim. Ve loş ışık – muhakkak ki onlara açılmamı istiyorlar.– 2009 Nisan, “Oda Planlaması İnsan Psikolojisini Nasıl Etkiler?”1 adlı bir çalışma ilk defa bunu ortaya koymuştu; demiştim kendi kendime, parlak ve karşıt renklerle bezenmiş odaya girerken, kanımdaki adrenalinle.
Hiç tereddüt etmemişlerdi:

“ – Siz bir ‘dolanık’sınız.”
“ – Evet.”

Kare kare canlanıyor aklımda şimdi o anlar… Bir süreklilik yok, olamaz; çünkü doğa da süreksiz değil midir? Böyle demişti, Max Planck: “Natura facit”.
Devam etmeme izin vermediler. Seslerindeki kararlı ve ikna edici renk ahengini görmüştüm…  Siyah fona atılmış sarı fırça darbeleri…

“ – Ne yapmamız gerektiğini biliyorsunuz. Bunu zorla yapmak yasalara aykırı; ancak…”

Siyaha boyanmış buz kütleleri geçti gözlerimin önünden.

“ – …bildiğiniz üzere hocam,-
-Benden, ‘İnsan Enerjisi Projesi’nde çalışmamı istiyorsunuz.”

Ses tonu iknânın sarılığından, şaşkınlığın pembeliğine kayan kadın, önüne düşen kafasını kaldırdı ve tehlike kokan gözlerle, gözlerime baktı. Kulağımı çınlatan sessizlikte tükürüğünü yutmaya çalıştı ve gözlerini kırpıştırarak onayımı bekleyen bir ifade ile…

“ – Böyle bir şey mi?.. Yani, dolanık olmak, demek istiyorum.”

Parçacıklarına susmalarını söyledim. Bir anda yüzünü buruşturdu ve…

“ – Hocam, kusuruma bakmayın; ama susmam gerektiğini hissediyorum.”
“ – İşte, böyle bir şey…”

2011-09-06

roman arkası empoze çalışmalar

Uydurmayı seviyorum. Yanlış anlamayın. Uydurmak sözcüğü ilginç bir şekilde içinizde uyandırdığı duyguyu hak eden bir sözcük değil. Çünkü uyum'dan daha da aşağı inersek uy-mak'tan geliyor. Yani?

Elinizde bir sisteminiz olduğunu düşünürseniz, sisteminize uygun hale ya da başka bir deyişle entegre edilebilir hale getirmeye çalıştığınız şeyleri bir anlamda uydurmuş oluyorsunuz. Sisteminize uydurma yaptınız. İşte bu yüzden uydurmayı seviyorum. Çünkü ben sistem yaratmayı seviyorum. Ve yaratmayı sevdiğim kadar yıkmayı da.

Kendimi hatırladığım her an uydururdum.

2011-08-17

İnteraktif Roman Çalışmaları: kurgunun türkiyesi

Güzel. Girdiğiniz bu dünya yaklaşık olarak 2070-2080'ler.
Yer, Türkiye. Şehir derseniz, bütün şehirler kullanım dahilinde. Her şehir belirli bir refah seviyesine çıkartılmış durumda; çünkü her şehrin başkent olduğu bir alan var.

Örneğin, sevgili kalabalık İstanbul'umuz bugünkü gibi t'aşmış bir yer değil. İstanbul tam bir sanat ve kültür başkenti. 2020'lerde Türkiye PTE'yi (Proje Tabanlı Eğitim Sistemi ya da diğer bir adıyla ARGETE, Arge Tabanlı Eğitim Sistemi) uygulamaya başladıktan sonra yaratıcılıkları yozlaştırılmış değil, arttırılmış jenerasyonlara imza atıyor. Bu dönemlerde bu yaratıcı beyinleri yetiştiren ve dönemin akademik çalışmalarını yapan hocalarımız Türkiye'yi başka bir dönüşümün daha eşiğine getiriyorlar, bin bir zorlukla elbet.

Belirli bir ekonomik kalkınma geçirdiğinden Türkiye öncelikle Anadolu'ya büyük yatırımlar yapıyor. Örneğin, Isparta'ya bir parçacık hızlandırıcısı kuruyor ve merkez çevresinde Parçacık Fiziği Enstitüsü yer alıyor. Fizikçilerin burada yaşamlarını rahatça sürdürüp araştırma yapabilmeleri için sosyal, kültürel ve sporsal her tür merkezler daha da gelişiyor. Uluslar arası geliş gidiş artıyor. Isparta küresel bir parçacık fiziği mekanı haline geliyor.

Ankara, siyasi başkent olma statüsünden dolayı siyasi bilimler araştırma merkezi oluyor. Siyaset ve türevleri ile ilgilenecek ve bu alanda gelişecek her öğrenci Ankara'da yaşamaya başlıyor; çünkü laboratuvar ortamları burası oluyor.

Eskişehir, Türkiye'nin en büyük bilim merkezlerinden biri haline getiriliyor. Tüm şehre hem araştırma yapan hem eğitim veren enstitüler kuruluyor. Özellikle biyoloji ve kimya tabanlı bilimler tüm şehri laboratuvarla donatıyor.

İstanbul, birçok yerlisini Anadolu'nun çeşitli alanlarına gönderdikten sonra epey rahatlamış oluyor. Buradaki değişim muntazam. İstanbul'un kültürel değerlerini daha ön plana çıkartabilmek için şehrin tarihi eser yoğunluğunun en fazla olduğu bölümler kararlaştırılıyor ve bu bölgelerdeki yapılardan temizleniyor. Buraları arkeologların laboratuvarları haline geliyor. Öte yandan şehir içinde birçok tarihi ve sosyal araştırmalar gerçekleşiyor. Kütüphanelerin çoğu bu çalışmalara ayrılıyor ve konuyla ilgili enstitüler arttırılıyor. İstanbul canlı bir araştırma merkezi haline geliyor. Neredeyse her hafta dünyaca ünlü konferanslara ev sahipliği yapmaya başlıyor.

İzmir ekonomi başkenti oluyor ve Türkiye'nin en büyük sanayilerine ev sahipliği yapmaya başlıyor. Akdeniz kıyı civarı Türkiye'nin büyük sinema stüdyolarını barındırıyor, ünlü Akdeniz Stüdyoları.

Doğuya konuşlanmış elektro-fotonik sanayisi, bölgeyi aktif bir pazar haline getirmiş durumda iken, Türkiye'nin birçok bölgesi ve şehri farklı temel bilimleri, disiplinler arası bilimleri ve mühendislikleri kapsıyor.

Örneğin Başbakanlığın yaptığı enerji araştırmalarının gizli laboratuvarı Bolu'da kurulu.

2011-08-16

İnteraktif Roman Çalışmaları: giriş

Bir bilimkurgu romanı üzerine çalıştığımı daha önce söylemiştim. Bu roman için daha önceki yazılarıma uygulamadığım bir sistem geliştirdim. Bir roman günlüğü tuttum.
Bu günlük beni bu kadar süre roman kurgusundan kopmamı engelleyecek bir çalışma oldu ve çalışma dönemimi de kayıt altına aldı. Bölüm bölüm romanda neler anlattığıma dair notlar aldım bu günlüğe. Kurguya yeni eleman girdikçe kurgu için hazırladığım ağaç yapısına bir dal daha ekledim ve böylece kurgunun kontrolümden çıkmasını engelledim.

Tabii bir yandan da dünyamın fiziksel ortamını oluşturmaya başladım. Bu iletilerde paylaşmak istediğim tam anlamıyla bu dünya. Garipseyebilir, itebilir ve yahut sarılabilirsiniz. Ancak bilmelisiniz ki, amacım interaktif bir ortam oluşturup kurduğum bilimkurgu ögelerinin tartışılmasını sağlamak.

Bu dünyayı yaratırken gerçeklerden kopmamaya çalıştım; eğer bir gün romanımı yayınlayabilirsem, birçok yerde "geçmiş"e referanslar olduğunu göreceksiniz. Öte yandan bilimsel "sınır"larda uçmama da izin verdim.

Son not. Sadece bilimsel konulara rastlamayacaksınız, aksine benim dünyamda bilimin bilim-dışı konuları ne kadar etkilediğini görecek ve ne kadar etkilemesi gerektiğini sorgulayacaksınız.

2011-08-14

Süperpozisyonları Gören Adam

Dönen bir zar düşünün. Her saniye, her milisaniye, her mikrosaniye gözünüzün önünde değişen sayıları düşünün. Var gücüyle dönen bir zar. Sadece bir saniye önce parmağınızı değdirseydiniz başka bir sayıyı görecektiniz, gözlerinizin önünde. Ya da şimdi elinizi uzatmak yerine biraz bekleseniz şansınıza başka bir sayı düşecek. Altı ihtimal var. Ve her an her saniye. Değişen altı ihtimal. Eşit altı ihtimal. Ama yalpalamaya başladı zar. İşte birazdan son hareketini yapacak ve dönmeye mecali kalmayacak. Altı eşit ihtimal. Ortadan kaybolacak. Altı eşit ihtimal tek bir sayı olacak. Zar kararını verdiğinde, tüm ihtimaller tek bir sayıya çöktüğünde, senin sayın o olacak.


Sizin dünyanızda sonuç bir tanedir. Biraz önce ofisinden çıkan beyefendi karşı yoldaki uğrak mekana giderken, neredeyse çarpmak üzere olduğu bayan hızlı adımlarla karşıdan karşıya geçmeye çalışıyordu. Ve durmakta olan araçların ikinci sırasındaki kırmızı Polo’nun içindeki kadının cep telefonu çalmıştı. Uzaktan yaklaşan otobüs ışıklara gelmeden önceki sokaktan sola sapmış ve gözden kaybolmuştu. Bir çocuk grubu güle oynaya yola fırladığında yanlarından geçmek üzere olan yaşlı bey onlara dönüp kızgınca bakmıştı. O çok uğrak mekanın diğer karşısındaki daha uğrak mekanda bir çift tartışmaya başlamıştı. Ve mini eteğini düzeltmeye çalışan garson tartışan çiftin yükselen sesinden ürkerek onlara bakış fırlatmıştı. Daha uğrak mekana fırından yeni çıkmış, taze kurabiyenin sıcak kokusu yayılmışken, cam kapısının önünde içeriye meraklı gözlerle bakan bir kedi belirmişti. Daha uğrak mekanın karşısındaki binanın büyük e-reklam panolarında rengarenk bir gökyüzü görünmüş ve hafiften kapalı havaya neşe katmıştı. Öyle ki annesinin sürdüğü arabada ayaklarıyla oynayan bebek kafasını kaldırıp reklama bakmıştı.

Benim dünyamda sonuç sonsuz tanedir. Biraz önce ofisinden çıkan beyefendi altı tane beyefendi şeklinde dört yol ağzındaki tüm uğrak mekanlara, iki sokak ötedeki alışveriş merkezine ve onun yanındaki markete yönelmişken, bunlardan sadece birinde neredeyse çarpmak üzere olduğu bayan hızlı adımlarla karşıdan karşıya geçmeye çalışıyordu. Çünkü bir diğerinde adam oraya yönelmişken, bayan rahat yürüdüğünden daha oraya gelememişti. Diğer bir tanesinde ise bayan sokak başında aniden durmuş ve cep telefonunu karıştırmaya başlamıştı; o sırada da beyefendi çoktan mekana dalmıştı. Durmakta olan araçların ikinci sırasındaki kırmızı Polo’nun içindeki kadının cep telefonu hem çalmış hem de çalmamıştı. Uzaktan yaklaşan otobüs ışıklara gelmeden önceki sokaktan hem sola hem sağa sapmış ve trafikte durmaktan kurtulmuşken, diğer bir otobüste yolcu ineceğini belirttiği için sapmadan duraklamış ve tekrar harekete geçtiğinde ışıkların yeşil olduğunu görmüştü. Bu yüzden de uğrak mekanın önüne gelmişti. Çocuk grubu içindeki bir çocuk biraz önce çıktıkları oyuncak dükkanından cüzdanını unuttuğunu hem fark etmiş hem fark etmemişti. Ettiği için geri dönünce grup yoldaki yaşlı amcaya rastlamamış ve kızgın bakışları yememişti. O çok uğrak mekanın diğer karşısındaki daha uğrak mekandaki çift hem tartışır gibi olmuş hem tartışmamış hem de tartışmıştı. Tartışmayınca garson irkilmemiş ve eteğini düzeltmeye devam etmişti. Bir diğerinde ise garson yeni çıkmış kurabiyelerle dolu tabağı almış ve iki adım ötede masaya götürürken çiftin yükselen sesini işitmişti; fakat umursamamıştı. Kedi mekanın kapısına gelmemişti; çünkü mekanın yukarısında bulunan yaşlı teyze kediye yemek vermişti. Ama kedi aynı zamanda kapıya da gelmişti; fakat kurabiye tepsisini görememişti. Çünkü geç kalmıştı, kurabiyeler çoktan yerine konmuştu. Daha uğrak mekanın karşısındaki binanın büyük e-reklam panolarında hem rengarenk bir gök yüzü hem karanlık bir ekran hem kıpkırmızı bir ruj hem de sadece büyük puntolarla yazılmış bir yazı belirmişti. Bebek de hem ekrana dikkat etmiş, hem etmemiş, hem de ağlamaya başlamıştı.

Benim dünyamda ihtimaller vardır. Siz birine karar verene kadar hepsini yaparsınız. Her ihtimaliniz başka ihtimal kümeleri oluşturur. Her ihtimal sizindir, bu boyuta ait olmasa da. Her ihtimal sizden bir parçadır, siz yapmasanız da. Siz yapmasanız da diğer siz yapmıştır, siz bilmeseniz de.

Ta ki, siz tek bir ihtimale çökene kadar. Yani siz karar verene kadar.