Geçtiğimiz üç gün itü ieee kulübü Projekent etkinliğini düzenledi. Biz de kulübün laboratuvarı olarak Miniprojekent kısmını çıkarttık. Yarışma ve sergilere doymuş bir insan olarak benim için amaç beni geliştirecek bir şeylerle uğraşıyor olmak. Ama madem arkadaşlar bu etkinlik için hazırlanıyorlar, ben de üzerinde çalıştığım projeyi buraya mal edeyim dedim.
Oyun oynamayı sevmem, fakat garip bir şekilde oyun yaratmayı seven bir insan olarak çıktım!..
itüieee etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
itüieee etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2012-04-07
2011-08-14
bir IEEE LAB Macerası: Piezo-Klavye
Karışık geçen bu ilk dönemim içerisinde en normal ilişkim IEEE Lab'laydı. İlk sınıflara temel eğitimler veriliyordu. Onlara katılmaya başladım. Genelde akşam beşten yediye kadar süren eğitimlerdi bunlar.
Bu eğitimlerden birinde eğitim sonrası uygulama yapacağız kalanlarla, dediler. Önce okulda akşam yemeği, ardından biraz eğlence. Tamam, dedim. Geceyi ilk defa İTÜ'de geçirecektim. Kasım civarıydı.
O gece İTÜ'yü sevmem için bir dönem noktası oldu. Bu zamana kadar lisede yarım bıraktığım ama deliler gibi uğraşmak istediğim bir projeyi İTÜ'de nerede devam ettirebilirim diye düşünüp durmuştum. Nerede piezolarla oynamaya devam edebilirdim özgürce?
O gece eve geldiğimde Başkan'a bir mail attım. Aklımdaki enerji projesini açıkladım. Lab'ta böyle bir imkan olursa katılmak istediğimi belirttim, falan filan derken Lab ile yakın ilişkim başlamış oldu. Labtaki istekli minikleri topladım ve herkese bir heyecan kattım. İTÜIEEE Lab Enerji Ekibi kurulmuştu.
Akşamları derslerden sonra toplanıp gecelere kadar çalışmaya başladık. Önce herkes makale okumaya başladı. Kendimize minik bir makale kütüphanesi oluşturduk piezo konusunda. Sonunda ilk özel projemizin ne olacağına karar verdik, Piezo Klavye. Hemen ardından olası tasarımları düşündük ve bu tasarımlara göre hangi türde ve boyutta piezo materyal almamız gerektiğine karar verdik. Asıl uğraştıran kısım daha başlamamıştı, şirket görüşmeleri. Materyalleri hangi şirketten alacaktık? Lisede uğraştığım piezo organik yapılı ve şu anda çalıştığımızdan farklı uygulamaları olan bir piezoydu. Aldığım şirket de farklıydı ve tamamen pvdf üzerine odaklanmış bir şirketti. Onu bir kenara bırakıp Amerika'daki şirketlere odaklanmaya başladım. Piezo Company ve American Piezo Company. Bu iki şirketle konuşmaları sürdürürken bir yandan da Arveni adındaki bir Fransız firması ve Smart Materials adındaki bir Alman firmasıyla da görüşmeye başladık.
Özel tasarım istediğimizden bilgisayar ortamında çizimler yapıldı, şirketlere gönderildi ve teklifler beklendi. Tüm bunlar gerçekleşirken Enerji Ekibi'nin kafasını karıştıran bir konu vardı: Neden Türkiye'de piezo materyal üretilmiyordu?
Ne yazık ki Türkiye'de konuyla ticari anlamda ilgilenen bir kuruluş yok. İTÜ'de bu projeye başladığımız zaman epey araştırma yaptık. Deneylerimiz için bir basınç ölçer bulmamız gerekiyordu. Bunun için birçok kapı çaldık. Ama daha fazla araştırmak ve zaman insanı tecrübelendiriyor. Şu anda kendi basınç ölçerimizi kendimiz yapıyoruz. Bunun yanı sıra bize en umut veren gelişme Kimya-Metalurji'de bulduğumuz bir araştırma görevlisi oldu. Kendisi piezo materyal yapıyordu, fakat polarlayamıyordu. Polarlama ve ardından karakteristik ölçümlerinin gerçekleştirilmesi için materyallerini Gebze Yüksek Teknoloji Enstitüsü'ne gönderiyordu. Berk Hoca bize birçok tavsiyede bulundu ve bizi epey destekledi.
Bu tarz gelişmeler gerçekleşirken maddi sorunlar ortaya çıktı. Uygun bir fiyatta anlaştığımızda American Piezo'dan 75 tane minik piezo materyalimizi sipariş etmiştik. Materyaller İTÜ'ye ulaşalı daha bir ay olmadı. Daha çok tazeler yani. Gümrükte problemler yaşadık. Rektörlük destek çıktı ve fazla problem olmadan materyalleri sonunda Lab'a getirebilmeyi başardık. Tabii materyaller gelinceye kadar ekibin toplanmasının üzerinden bir dönem geçmiş oldu.
Bu fikrimce konu üzerinde daha geniş düşünebilmemize imkan verdi. Daha yaratıcı olabilmek adına bazı işlerin sıkıştırılmamasından yanayım. Bu süre içinde fakültemizdeki (EE) Yüksek Gerilim Laboratuarı'nı ve onun tatlı mı tatlı hocasını keşfettik. Üstelik laboratuarda materyal polarlayabilmek adına gerekli teçhizat vardı.
İki tarafla da konuşmaların ardından projemizin ileriki dönemlerinde kendi materyallerimizi kendi tasarımlarımızla üretebileceğimize kanaat getirdik. Kimya'da materyallerimizi Berk hocayla yapacak ve EE'de de Özcan hoca ile polarlama çalışmaları gerçekleştirecektik. [İTÜ garip bir yer. Yan yana duran iki fakültesi birbirinden oldukça habersiz kalabiliyor. Dolayısıyla üniversitede olan imkanları kullanabilmek için araştırmak ve bazen didik didik etmek gerekiyor.]
Daha sonra fark ettik ki, İTÜ'de piezo ölçüm cihazları içeren bir laboratuar yok. Yani materyallerimizi polarladıktan sonra elimizdeki materyalin özelliğini bize söyleyebilecek cihazlardan yoksun. Tabii bunu da öğrenebilmek için GYTE'yi ziyaret etmemiz gerekti. Burada şu ana kadar tanıştığımız ve bize destek çıkan en iyi piezo uzmanıyla kontak kurduk, Sedat Alkoy. Bize pek değerli tavsiyelerde bulundu Sedat hoca. Bir projede atlaya zıplaya değil de adım adım ilerlemek önemli.
Şimdi düşünüyorum da piezo projesi için koştururken İTÜ'yü daha iyi tanıdım, hatta Türkiye'de piezonun yerini daha iyi tanıdım. Dünyada konuyla ilgili ne kadar müthiş çalışmalar yapıldığını biliyorum. Bunun en iyi örneği Georgia Tech'te Z.L. Wang'ın NanoScience Lab'ı. İTÜ'de ilk yılımın ikinci dönemi bu adamların lablarında yaptıkları çalışmaları okuyarak geçti diyebilirim.
Piezo deneyleri ve ölçümlerinde nasıl ilerlememiz gerektiğini gösterdi bana bu makaleler ve Türkiye'nin nano piezo konusunda var olmadığını da aynı şekilde. Biz henüz araştırma düzeyinde gözle görür elle tutulur piezolar yapmaya çalışıyoruz; fakat gatech'teki gibi lablar olayı nano boyuta indirip daha verimli hale getirmeye çalışıyorlar. Amaç ise kişisel elektronik aletleri bataryaya gerek duymadan çalıştırabilmek.
Temiz enerji. Üstelik etkileyici. Piezo t-shirt, bedeninizdeki herhangi bir titreşimi algılayıp mp3'ünüzü şarj edebiliyor, örneğin. Bedeninizden yayılan kayıp enerjiyi kullanılabilir hale getiriyorsunuz piezoelektrik etki sayesinde.
Enerji Ekibi olarak bizi de etkileyen bu; fakat bulunduğumuz durumdan dolayı biz makroskopik ölçekte bir uygulama yapabileceğimizi biliyoruz. O nedenle amacımız kullanıcısının parmak basıncıyla batarya ihtiyacı olmayacak bir klavye yapabilmek. İTÜ gibi pratik beyinlerin olduğu bir okulda ekibimin bu işin sadece mühendislik kısmıyla ilgilenmesini istemiyorum. Projeyi bilimsel yürütmek ve kontrollü deneyler yapmak hedefimiz. Zaten bu nedenle şu anda şahsen kendim olayın parmak basıncı kısmına odaklanmış bulunmaktayım. Bu projeden kendime çıkarttığım soru, bir insan bir klavye karşısında tuşlara hangi basınç ve frekans aralığında basıyor. Bunun deneysel bilgisini elde etmek adına kontrollü deneyler hazırlıyorum ve amacım verileri yorumlayıp istatistiksel bir dağılım elde etmek ve mümkün olursa bir insanın klavyeye vuruşlarının matematiksel modellemesini yapabilmek. Bu piezo projesinden çok ayrı gözükebilir; fakat piezo klavyenin daha bilimsel tabana oturtulabilmesi için bu parametrelerin (basınç ve frekans) bilinmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü tuşlar altındaki piezolar da aynı etkilere maruz kalacaklar.
Ben bu işle ilgileniyorum. Diğer taraftan neler yürüyor? Projeyi tamamlayacak diğer alt-çalışma piezolarımızın en verimli bağlantı şekilleri ve elde edilen işaretlerin çevrilip depolanma süreci. Kullanılabilir elektrik enerjisi üretmek adına iyi bir güç sistemi tasarlamamız gerekiyor. Burada da parmak darbesiyle piezoyu rahatsız etme derecemiz AC-DC çevirmedeki farklı metodların kayıplarını önemli hale getiriyor. Öğrenmemiz ve uygun bir hardware tasarlamamız gerekiyor.
İşte piezo cephesinde durum böyle. Eğer varsa meraklı, gelsin katılsın bize. Ben şunu yapmayı bilirim, yol gösterebilirim diyen varsa hoş gelir.
2011-08-11
lisansın ilk günleri ve ARIYORUM/ITUCOMSOC vakaası
Üniversiteye başladığım gün tam bir kabustu. Az populasyonlu bir liseden çıkmıştım; ayrıca lisede de gayet aktif olduğumdan çoğu kişiyi tanıyordum, herkes de beni tanıyordu.
Kampüs kocaman bir yerdi. Hele de ders bittiği anda her yer insan kaynamaya başlıyordu. Her yerden insan fırlıyordu, kimseyi tanımıyordum. Ama okulu kazanıp gitmeye karar verdikten sonra hemen kulüplerini araştırmaya koyulmuştum. Aktif olabileceğim bir yer bulmalıydım.
İTÜ'nün Arıyorum gazetesi bu amaçla gittiğim bir yer oldu. Lisedeyken bir felsefe ve bilim dergisi kurmuştum, [REFORM, hala devam ediyor] şimdi bir şeyler kurmak değil, kurulmuş olanlara katkıda bulunmak istiyordum. Gazete ben gittiğim vakit biraz can kaybetmişti. Bir süredir yayın çıkartamıyorlardı ve inatla bir yayın çıkartıp canlanmaya bakıyorlardı, doğal olarak. Yine o dönemde NTVBLM'de yazdığım için beni bir güzel kucakladılar, benim de hoşuma gitti.
Bir süre toplantılara gidip gelmeye başladım. Zaten işim gücüm yoktu, derslere girip çıkıyorum, sonra da eve gidiyordum. Halbuki lisans hayatı bu değilmiş, bunu bir-iki ay sonra öğrendim. Bu gazeteye bir bilimsel haber hazırlamak istedim, aynı NTVBLM'e yaptığım gibi.
Bu amaçla yola koyuldum. Normalde NTVBLM'e uluslar arası bilimsel haberler hazırlıyordum; fakat arıyorum'a İTÜ'den bir hoca seçip onun başarılı bir çalışmasını anlatmanın daha iyi olacağını düşündüm ve İTÜ'deki hocaları araştırmaya başladım. Şansıma ilk bakışta çok tatlı gözükebilecek bir konu buldum: Nanoliflerden Damar Haberi. Ama şimdi siz meraklanmaya devam edin, çünkü bunu başka bir iletide daha detaylı ve hem acıyarak hem de gülerek anlatacağım.
Aynı zamanda İTÜ IEEE (Institute for Electrical and Electronics Eng.) Student Branch'te takılmaya başlamıştım. Bu kulüp oldukça köklü ve birçok komitesi olan bir kulüp, nitekim hala içinde bulunuyorum ve iki aktif olduğum kulüpten biri.
Başlangıçta deneme-yanılma yöntemi misali birçok yerde görev almaya çalıştığımdan, burada da başta ilgimi çeken aslında iki komite olmuştu: IEEE LAB ve PES (power energy society).
Lisede enerji üzerine proje yaptığımdan garip yollardan alternatif enerji üretimi işlemi bana o dönemde çok daha ilgi çekici geliyordu, o nedenle de üniv.de bunu devam ettirmek istemiştim. Bu yüzden PES'le iletişime geçtim.
Şansa bakın PES yeni kurulmuştu, ilgili kişiler de henüz pek bir şey bilmiyordu. Kısacası burada beni pek yönlendirebilecek kişi yoktu. Dolayısıyla beni LAB'a yönlendirdiler. Lab daha eski bir yerdi ve her ne kadar baştan çok ısınamasam da daha sonra beni sarıp sarmayalacak bir yer olarak çıkıverdi. Bu kulübün etkinliklerine alışmaya çalışırken bir gün her ay düzenlenen İstanbul IEEE Öğrenci Kolları toplantısı oldu ve ben de ilk ve son olmak üzere katıldım.
Neden ilk ve son? Bilimsel bir şey yaptıkları yoktu, gündüz toplanıp bir oditoryumda tartışıyorlar, gecesi de hep birlikte eğleniyorlardı. Üstelik sadece sorunları ortaya koyup çok da yaratıcı çözümler elde edemiyorlardı. Biraz vakit kaybı gibi gelmişti. Sonra öğrendiğim kadarıyla, LAB'tan da kimse zaten bu toplantılara gitmiyormuş. Toplantılara gidenler hep diğer komiteler oluyormuş. Her neyse bu toplantının en iyi tarafı kendi kulübümden başka bir komiteyle tanışmak oldu. ITUCOMSOC, Communication Society.
ComSoc da yeni kurulan komitelerden biriydi ve gerçekten çok aktif başlamışlardı. Aktif insanları severim, hemen alışıverdim tempolarına. Büyük bir seminer düzenlemek istiyorlardı: Communications Week'11. Gerçekten çok büyük atılımlar yaptılar, yurt dışından mühendisler getirttiler bu kongre için. Ve işin güzel tarafı bu kongre sadece bir öğrenci kongresiydi.
Aklıma harika bir fikir geldi. Bir kongre gazetesi çıkartacaktım! Bu kongre çok iyi düzenlenmiş bir kongre olacaktı, o zaman bir gazetesi olmalıydı. Bir haftayı geçecek bir sürede yapılacaktı. Her gün bir önceki günle ilgili yorumlar olsa, şimdiki günün programı olsa, ilginç ve güncel yazılar olsa fena mı olurdu? Kongre yönetimi madem böyle bir şey yapacağız, o zaman öncesinde de bir Duyuru Gazetesi çıkartalım dedi. Olur dedim. Harika, işe yaramaya başlamıştım. O sırada aklıma [İTÜ'yü yeterince tanımadığım için] muhteşem ama tam anlamıyla beni ortada bırakacak bir fikir gelmişti. Madem gazete çıkartıyoruz, o zaman İTÜ'nün iki büyük kulübü birleşsin ve birlikte bir iş yapsın! Arıyorum konu üzerine çalışacak muhabirlerini bu organizasyonu yapması için ayarlasın, hem bu kongrenin güzel bir gazetesi olsun hem de Arıyorum kendini daha da duyursun, daha da okutsun.
Böylece bu fikrimi kongre yönetimine söyledim, beğendiler, ayarlayabilirsen yapalım dediler. Sıra Arıyorum cephesindeydi. Konuyu ilk açtığımda [tabii bu sırada da Arıyorum'cu gözükmem gerekiyordu], çok beğenildi. Sonuçta iki tarafın da artıları olacaktı. Bu yepyeni bir tecrübeydi.
Her şeyi üstlendim ve çalışmaya başladım. Gazetenin layoutını yaptım, kendi kafamda görevleri biçtim. Duyuru gazetesi de kongre gazetesi de iskelet olarak hazırdı.
... Fakat istediğim şevk eksikti. İki tarafta toplantıları sırasında kendi taraflarını korumaya geçti "zamanla". Arıyorum'a göre, ComSoc hiçbir şey yapmıyordu bu proje için sadece bekliyordu, bu nedenle Arıyorum ağırdan satmalıydı kendini. ComSoc fikrimce daha iyi niyetliydi. Karşı taraf hakkında konuşmak istemiyorlardı. Fakat gerçekten çok iyi çalışıyorlardı. Bu kongre için ellerinden gelenin en iyisini yapıyorlardı. Ancak Arıyorum, kongrenin büyüklüğünden şüpheliydi, boşuna uğraşmak istemiyordu. Ortada garip bir güvensizlik problemi vardı ve ben bunu tahmin edememiştim. İki tarafı birbiriyle tanıştırmamıştım, köprüyü kendi üzerimde kurmuştum. Sonradan anladım ki yanlış yapmışım. İki kulüpte de aktiftim, her ikisi de beni kendinden görüyordu. Bu yüzden bana kulübün çıkarlarını hatırlatıyorlardı. Bense ortamı yumuşatmak için her şeyi yapıyordum.
Sonunda Arıyorum kongre gazetesi için yeterli alt yapının olmadığını bildirdi, ben de zaten bu gidip gelmelerden sıkılmıştım. O zaman kongre gazetesi yalan, en azından duyuru gazetesini zamanında yetiştirelim demeye başlamıştım. Tek bir kere çıkacağından bu gazete için problem yoktu, nitekim Arıyorum'un da bir effor sarfetmesi gerekmiyordu, zaten etmediler de.
Gazete editörü bendim, yazılar da ComSoc'tan gelecekti. Tasarımı Arıyorum'un tasarımcısı yapacak ve basımı Arıyorum halledecekti. Minik bir paylaşımla bu gazete çıkacaktı.
Ben yazılar geldikçe hemen editledim, yazıları zamanında alabilmek için gerekli baskıyı çokça yaptım ve az bir kayıpla yazıları aldım. Fakat Arıyorum'a göre ComSoc geç kalmıştı. Tasarıma hiç zaman kalmamıştı, gerçekten de o konuda haklıydılar. Tasarım için sadece 2 gün kalmıştı, daha önce ayarladığımız bir deadline'a göre. Arıyorum'un tasarımlarını yapan arkadaşla iletişime geçtim ve resmen yalvardım. Çok iyi biriydi, sınavları dersleri olmasına karşın hemen yapmayı kabul etti.
Tabii o zaman da tasarımı beğenip beğenmeme durumu başladı. Kongre yönetiminin başındaki arkadaş, ben ve Arıyorum'dan tasarımcı arkadaş epey bir saat sonunda ortaya bir şey çıkartabildik ve bu işten başarılı çıktım. Tabii diğer taraftan basımı üstlenmesi gereken Arıyorum pek bir şey yapmamıştı bu konuda. Bu da ComSoc'u sinirlendirdi, biz kendimiz ayarlayalım basımı da durumuna geçtiler, haliyle. Arıyorum bu sırada hala ComSoc'un pek bir şey yaptığını düşündüğünden kendini ağırdan satmaya çalışıyordu. Her neyse, basımı İTÜIEEE üstlendi ve Arıyorum bu işten de yırttı. Fakat durum IEEE yönetimine kadar gitmişti. Diğer taraftan da konuşulmaya başlanan konu Arıyorum'un logosunu gazeteye koyma ya da koymama oldu. Arıyorum logosunun konması için ısrar etmemişti. Benim anladığım kadarıyla bu durumu pek umursamıyorlardı. Ama ComSoc hiçbir şey yapmadıkları için konmasını istemiyordu. Tek tasarımı Arıyorum'da çalışan arkadaş yapmıştı, onun da adı zaten tasarım kısmında geçiyordu.
Olay bununla kalmadı. IEEE kızınca arkadaşın binbir emekle iki günde yaptığı tasarımı çöpe attı ve kendi tasarımcısına 2 günde bir tasarım yaptırdı. Basımı da kendi ayarladığından hemen bastırdı ve iş bitti.
Tabii ne oldu? İki taraf da birbirine kızdı. En çok üzüldüğüm tasarımcı arkadaşımın emeği oldu. Öte yandan Arıyorum bu kadar savsak davranmasaydı, IEEE bu kadar kızmayacaktı.
Sonunda ben İTÜ'de bir daha iş içlerini çok iyi bilmediğim iki grubu bir araya getirmeyeceğimi anladım.
Kampüs kocaman bir yerdi. Hele de ders bittiği anda her yer insan kaynamaya başlıyordu. Her yerden insan fırlıyordu, kimseyi tanımıyordum. Ama okulu kazanıp gitmeye karar verdikten sonra hemen kulüplerini araştırmaya koyulmuştum. Aktif olabileceğim bir yer bulmalıydım.
İTÜ'nün Arıyorum gazetesi bu amaçla gittiğim bir yer oldu. Lisedeyken bir felsefe ve bilim dergisi kurmuştum, [REFORM, hala devam ediyor] şimdi bir şeyler kurmak değil, kurulmuş olanlara katkıda bulunmak istiyordum. Gazete ben gittiğim vakit biraz can kaybetmişti. Bir süredir yayın çıkartamıyorlardı ve inatla bir yayın çıkartıp canlanmaya bakıyorlardı, doğal olarak. Yine o dönemde NTVBLM'de yazdığım için beni bir güzel kucakladılar, benim de hoşuma gitti.
Bir süre toplantılara gidip gelmeye başladım. Zaten işim gücüm yoktu, derslere girip çıkıyorum, sonra da eve gidiyordum. Halbuki lisans hayatı bu değilmiş, bunu bir-iki ay sonra öğrendim. Bu gazeteye bir bilimsel haber hazırlamak istedim, aynı NTVBLM'e yaptığım gibi.
Bu amaçla yola koyuldum. Normalde NTVBLM'e uluslar arası bilimsel haberler hazırlıyordum; fakat arıyorum'a İTÜ'den bir hoca seçip onun başarılı bir çalışmasını anlatmanın daha iyi olacağını düşündüm ve İTÜ'deki hocaları araştırmaya başladım. Şansıma ilk bakışta çok tatlı gözükebilecek bir konu buldum: Nanoliflerden Damar Haberi. Ama şimdi siz meraklanmaya devam edin, çünkü bunu başka bir iletide daha detaylı ve hem acıyarak hem de gülerek anlatacağım.
Aynı zamanda İTÜ IEEE (Institute for Electrical and Electronics Eng.) Student Branch'te takılmaya başlamıştım. Bu kulüp oldukça köklü ve birçok komitesi olan bir kulüp, nitekim hala içinde bulunuyorum ve iki aktif olduğum kulüpten biri.
Başlangıçta deneme-yanılma yöntemi misali birçok yerde görev almaya çalıştığımdan, burada da başta ilgimi çeken aslında iki komite olmuştu: IEEE LAB ve PES (power energy society).
Lisede enerji üzerine proje yaptığımdan garip yollardan alternatif enerji üretimi işlemi bana o dönemde çok daha ilgi çekici geliyordu, o nedenle de üniv.de bunu devam ettirmek istemiştim. Bu yüzden PES'le iletişime geçtim.
Şansa bakın PES yeni kurulmuştu, ilgili kişiler de henüz pek bir şey bilmiyordu. Kısacası burada beni pek yönlendirebilecek kişi yoktu. Dolayısıyla beni LAB'a yönlendirdiler. Lab daha eski bir yerdi ve her ne kadar baştan çok ısınamasam da daha sonra beni sarıp sarmayalacak bir yer olarak çıkıverdi. Bu kulübün etkinliklerine alışmaya çalışırken bir gün her ay düzenlenen İstanbul IEEE Öğrenci Kolları toplantısı oldu ve ben de ilk ve son olmak üzere katıldım.
Neden ilk ve son? Bilimsel bir şey yaptıkları yoktu, gündüz toplanıp bir oditoryumda tartışıyorlar, gecesi de hep birlikte eğleniyorlardı. Üstelik sadece sorunları ortaya koyup çok da yaratıcı çözümler elde edemiyorlardı. Biraz vakit kaybı gibi gelmişti. Sonra öğrendiğim kadarıyla, LAB'tan da kimse zaten bu toplantılara gitmiyormuş. Toplantılara gidenler hep diğer komiteler oluyormuş. Her neyse bu toplantının en iyi tarafı kendi kulübümden başka bir komiteyle tanışmak oldu. ITUCOMSOC, Communication Society.
ComSoc da yeni kurulan komitelerden biriydi ve gerçekten çok aktif başlamışlardı. Aktif insanları severim, hemen alışıverdim tempolarına. Büyük bir seminer düzenlemek istiyorlardı: Communications Week'11. Gerçekten çok büyük atılımlar yaptılar, yurt dışından mühendisler getirttiler bu kongre için. Ve işin güzel tarafı bu kongre sadece bir öğrenci kongresiydi.
Aklıma harika bir fikir geldi. Bir kongre gazetesi çıkartacaktım! Bu kongre çok iyi düzenlenmiş bir kongre olacaktı, o zaman bir gazetesi olmalıydı. Bir haftayı geçecek bir sürede yapılacaktı. Her gün bir önceki günle ilgili yorumlar olsa, şimdiki günün programı olsa, ilginç ve güncel yazılar olsa fena mı olurdu? Kongre yönetimi madem böyle bir şey yapacağız, o zaman öncesinde de bir Duyuru Gazetesi çıkartalım dedi. Olur dedim. Harika, işe yaramaya başlamıştım. O sırada aklıma [İTÜ'yü yeterince tanımadığım için] muhteşem ama tam anlamıyla beni ortada bırakacak bir fikir gelmişti. Madem gazete çıkartıyoruz, o zaman İTÜ'nün iki büyük kulübü birleşsin ve birlikte bir iş yapsın! Arıyorum konu üzerine çalışacak muhabirlerini bu organizasyonu yapması için ayarlasın, hem bu kongrenin güzel bir gazetesi olsun hem de Arıyorum kendini daha da duyursun, daha da okutsun.
Böylece bu fikrimi kongre yönetimine söyledim, beğendiler, ayarlayabilirsen yapalım dediler. Sıra Arıyorum cephesindeydi. Konuyu ilk açtığımda [tabii bu sırada da Arıyorum'cu gözükmem gerekiyordu], çok beğenildi. Sonuçta iki tarafın da artıları olacaktı. Bu yepyeni bir tecrübeydi.
Her şeyi üstlendim ve çalışmaya başladım. Gazetenin layoutını yaptım, kendi kafamda görevleri biçtim. Duyuru gazetesi de kongre gazetesi de iskelet olarak hazırdı.
... Fakat istediğim şevk eksikti. İki tarafta toplantıları sırasında kendi taraflarını korumaya geçti "zamanla". Arıyorum'a göre, ComSoc hiçbir şey yapmıyordu bu proje için sadece bekliyordu, bu nedenle Arıyorum ağırdan satmalıydı kendini. ComSoc fikrimce daha iyi niyetliydi. Karşı taraf hakkında konuşmak istemiyorlardı. Fakat gerçekten çok iyi çalışıyorlardı. Bu kongre için ellerinden gelenin en iyisini yapıyorlardı. Ancak Arıyorum, kongrenin büyüklüğünden şüpheliydi, boşuna uğraşmak istemiyordu. Ortada garip bir güvensizlik problemi vardı ve ben bunu tahmin edememiştim. İki tarafı birbiriyle tanıştırmamıştım, köprüyü kendi üzerimde kurmuştum. Sonradan anladım ki yanlış yapmışım. İki kulüpte de aktiftim, her ikisi de beni kendinden görüyordu. Bu yüzden bana kulübün çıkarlarını hatırlatıyorlardı. Bense ortamı yumuşatmak için her şeyi yapıyordum.
Sonunda Arıyorum kongre gazetesi için yeterli alt yapının olmadığını bildirdi, ben de zaten bu gidip gelmelerden sıkılmıştım. O zaman kongre gazetesi yalan, en azından duyuru gazetesini zamanında yetiştirelim demeye başlamıştım. Tek bir kere çıkacağından bu gazete için problem yoktu, nitekim Arıyorum'un da bir effor sarfetmesi gerekmiyordu, zaten etmediler de.
Gazete editörü bendim, yazılar da ComSoc'tan gelecekti. Tasarımı Arıyorum'un tasarımcısı yapacak ve basımı Arıyorum halledecekti. Minik bir paylaşımla bu gazete çıkacaktı.
Ben yazılar geldikçe hemen editledim, yazıları zamanında alabilmek için gerekli baskıyı çokça yaptım ve az bir kayıpla yazıları aldım. Fakat Arıyorum'a göre ComSoc geç kalmıştı. Tasarıma hiç zaman kalmamıştı, gerçekten de o konuda haklıydılar. Tasarım için sadece 2 gün kalmıştı, daha önce ayarladığımız bir deadline'a göre. Arıyorum'un tasarımlarını yapan arkadaşla iletişime geçtim ve resmen yalvardım. Çok iyi biriydi, sınavları dersleri olmasına karşın hemen yapmayı kabul etti.
Tabii o zaman da tasarımı beğenip beğenmeme durumu başladı. Kongre yönetiminin başındaki arkadaş, ben ve Arıyorum'dan tasarımcı arkadaş epey bir saat sonunda ortaya bir şey çıkartabildik ve bu işten başarılı çıktım. Tabii diğer taraftan basımı üstlenmesi gereken Arıyorum pek bir şey yapmamıştı bu konuda. Bu da ComSoc'u sinirlendirdi, biz kendimiz ayarlayalım basımı da durumuna geçtiler, haliyle. Arıyorum bu sırada hala ComSoc'un pek bir şey yaptığını düşündüğünden kendini ağırdan satmaya çalışıyordu. Her neyse, basımı İTÜIEEE üstlendi ve Arıyorum bu işten de yırttı. Fakat durum IEEE yönetimine kadar gitmişti. Diğer taraftan da konuşulmaya başlanan konu Arıyorum'un logosunu gazeteye koyma ya da koymama oldu. Arıyorum logosunun konması için ısrar etmemişti. Benim anladığım kadarıyla bu durumu pek umursamıyorlardı. Ama ComSoc hiçbir şey yapmadıkları için konmasını istemiyordu. Tek tasarımı Arıyorum'da çalışan arkadaş yapmıştı, onun da adı zaten tasarım kısmında geçiyordu.
Olay bununla kalmadı. IEEE kızınca arkadaşın binbir emekle iki günde yaptığı tasarımı çöpe attı ve kendi tasarımcısına 2 günde bir tasarım yaptırdı. Basımı da kendi ayarladığından hemen bastırdı ve iş bitti.
Tabii ne oldu? İki taraf da birbirine kızdı. En çok üzüldüğüm tasarımcı arkadaşımın emeği oldu. Öte yandan Arıyorum bu kadar savsak davranmasaydı, IEEE bu kadar kızmayacaktı.
Sonunda ben İTÜ'de bir daha iş içlerini çok iyi bilmediğim iki grubu bir araya getirmeyeceğimi anladım.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

