basın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
basın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2011-08-21

NTVBLM'i hatırlamak

NTVBLM, özellikle Bilim Teknik'in Darwin skandalından sonra düzenli olarak aldığım bir popüler bilim dergisi olmuştu. Okudukça kendini daha da okutturdu.

Bu dergiyle daha alakalı oldukça onu daha yakından tanıma fırsatı da buldum. Aktif bir ekibi vardı. Dergi eleştirileri kabul etme, objektif bir şekilde bu eleştirileri yayınlama ve kendi kendini okuyucu isteğine göre düzeltme özelliklerine sahipti. Kısacası, yenilikçi bir dergiydi.

Lisedeyken yaptığım çok basit bir deneyi birkaç tarihi bilgiyle birleştirip popüler bir yazı oluşturdum ve NTVBLM'e gönderdim. Kabul gördü ve Ekim sayısında basıldı. Bu deneyin düzeneğini şu anda iyileştirmeye çalışıyorum.

2011-08-13

Hürriyet'in Basın Ahlaksızlığı

Bu konunun lisansla bir ilişkisi yok; fakat bu olayı yaşadıktan sonra yaşadıklarımı hep paylaşmak istemiştim. İşte geliyor.

18 yaşımda yaptığım projeyle İsveç'e Türkiye'yi temsile gittim ve burada Stockholm Junior Water Prize'ı aldım. İşte ondan sonra acılı süreç başladı. Bu durum bana Türkiye ve Avrupa'daki haber yansıtışını karşılaşmak için çok iyi bir fırsat oldu.

Ödül töreni [yani sonuçlar açıklanmadan] öncesinde iki muhabir gelip benimle görüşme yapmışlardı. Bunlardan birinin hem NTVMSNBC hem de Cumhuriyet'e haber veren biri olduğunu biliyorum; diğeri hakkında çok bilgim yoktu. Onun dışında bir diğer muhabir de ödülü aldıktan sonra belirdi. Onun kimin nesi olduğunu hiç bilmiyorum. Konuşmalarımız muhabirlerin kendi kayıt cihazları yoluyla kayıt altına alındı ve tüm konuşma şu şekildeydi:
(tüm konuşmalar kabaca)
-Ödülü bekliyor musun?
-Herhangi bir ödül beklentim yok. Olabilir ya da olmayabilir, buraya gelmek ve ülkemi temsil etmek önemliydi. [sanırım burada şöyle bir şey de dedim, jüriyle görüşmem iyi geçti ama ne olacağı belli olmaz]
-Daha önce başka ödül kazandın mı?
-Evet, bir ay kadar önce daha önce hazırladığım bir projeyle yine uluslar arası bir yarışma olan First Step to Nobel Prize in Physics ödülünü aldığımı öğrendim. Onun dışında Tübitak'tan bir teşvik ödülüm var.
[kışkırtma amaçlı kısımları başlıyor]
-Ceren, projen TÜBİTAK'ın yarışmasında yarı finalde birinci olarak finale geçti; fakat finalde hiçbir ödüle layık görülmedi. Sen DSİ yoluyla bu yarışmada Türkiye'yi temsile seçildin. 
-Evet, ben Tübitak'ın düzenlediği yarışmaya üç senedir farklı projelerle katılıyorum, sadece teşvik ödülü alabildim.
-Kimlere teşekkür etmek istersin?
-Fizik hocama lise boyunca katkısından dolayı teşekkür ederim.
[proje detayı] ve son olarak
-Projenin nerede hayata geçirilmesini istersin [tarzında bir soru gelmişti.]

Ben de doğal olarak elbette öyle bir imkan olursa ülkemde olmasını isterim demiştim. Ülkemde desteklendiğim sürece bir problem yok ki! Problem destek konusunda.

Her neyse işte böyle bir konuşmadan sonra, Hürriyet'te söylemediğim tonla laf haber olarak basıldı. Ben o konuşmada Tübitak'ı iğneleyici bir söz etmedim. Düşündürücü buluyorum demedim, hele hele NOBEL'İ ALIRIM TAMAMEN SAFSATA! Ben hayatımda böyle bir söz sarf etmedim ama üzerimden sansasyonel haber yaptılar resmen. Şikayet etmeye çalıştığımda da yorumlarımı bile yayımlamadılar haber altında. Birinciliği ben alacağım diye bir söz söylemedim, ödülün bana verildiği zaman zaten yeterince şaşırmıştım. Ödül öncesi benimle konuşan herkese, beklemiyorum, bir kere burası su konusunu öne alan bir yarışma ve benim projem enerji odaklı, kazandığı nokta ayrıca çevresel olması, deyip durdum.


Beni tanıyan biri öyle bir konuşma yapmayacağımı bilir, nitekim öyle oldu da. Türkiye'ye döndüğümde insanları haberden dolayı şaşırmış buldum.
Öte yandan bu basınla iç içe geçen dönemimde [bir de ödül sonrası bir aylık bir dönem var], Osman İkiz'in NTVMSNBC ve Cumhuriyet'e verdiği doğru haberler için çok teşekkür ederim. Kendisiyle gerçekten güzel bir sohbet etmiştik.


Laf arasında bu süreç içerisinde de okuluma da kızdım. Her ne kadar Tübitak'ın uluslar arası yarışmalarda ödül alanlara verdiği ek öss puanı hiçbir şekilde umurumda olmasa da, okulum bu konuda çok istekliydi. Aslında o durum da tamamen bir facia.
SJWP Türkiye ayağı, Tübitak'ın desteklediği ama DSİ'nin yürüttüğü bir yarışma. O dönemde Tübitak DSİ'nin hazırladığı jürinin finaldeki projeleri gözlemlemesine izin vermişti ve DSİ de projesini seçmekle görevliydi. DSİ'nin bu konuda artı bir ekonomik harcamaya girmesine gerek olmuyordu. Çünkü zaten İsveç hükümeti karşılıyordu gidiş-geliş ve barınma harcamalarımızı. DSİ sadece projeyi seçiyordu, Tübitak'ta kendi yarışmasının kullanılmasına izin veriyordu.
Ödül sonrasında DSİ'den öğrendiğime göre, DSİ ve TÜBİTAK bu yarışma için anlaşma yaparken birincilik durumunda ek öss puan verilmesi konusunu konuşmamışlardı. Neden? Çünkü DSİ'nin belirttiğine göre açık bir şekilde zaten ödül alamayacağımız düşünülüyordu. [Herkesi şaşırtmayı başarmıştım, evet.] Tübitak da durumu pek umursamıyordu, dolayısıyla. Her şey bende patladı.
Ben ek puan alamamayı umursamadım; fakat okulum umursadı, [çünkü akademik başarı derdi olan bir okuldu] ve basın yoluyla Tübitak'a gönderme yapmak istediler. Bu yüzden o dönemde arada kalan hep ben oldum.

Kişisel olarak hep belirttiğim gibi Tübitak'ın bütününe kızgın olamam, olursam ancak benim dönemimde ortaöğretim proje yarışmasıyla sorumlu kişilerine ve jürilerine kızgın olabilirim. Olay bundan ibaret.

Ha tabii daha sonradan duyduğuma göre Tübitak "güya benim söylediğim laflar"a kızıp bu yarışmayı desteklemekten de çekilmiş. Ne kadar doğru bilmiyorum.

Bu süre içerisinde en hoşuma giden anılardan biri, ödülü aldığım gibi İsveç basınından iki kişi gelip bana bir metin gösterdi. Bunu izniniz varsa gazetelerde yayımlamayı düşünüyoruz, dediler. Benim söylemem gereken bir sözdü, proje özetimi ve jüri değerlendirmesini okuyup yazılmış olduğu belliydi. Son cümlesini daha açık hale getirdim, evet yayınlayabilirsiniz bu şekilde dedim. Teşekkür ettiler ve İsveç gazetelerinde ağzımdan tek o metin yayınlandı.

Türkiye ayağında ise en doğru ve en eğlenceli kısım radyo yayınları ve canlı olarak çıktığım Kanal 24'teki gece programı oldu. Her şey benim aktardığım gibiydi.

2011-08-12

Sorgulama

Lisede aynı anda birden çok iş yapardım. Sürekli dolu ve meşgul bir hayatım vardı. Derslerden sonra kimi zaman akşama kadar labta geçirirdim zamanımı, kimi zaman evde odama kapanır çeşitli yazılar yazardım. Öykü olsun, şiir olsun, makale, deneme olsun. Yaptığım her iş beni o kadar heyecanlandırırdı ki, ne kadar yorulduğumu hissetmezdim. Uykusuz kalırdım; fakat fark etmezdim. Aklıma ilginç bir nokta geldiğinde hemen oturup yazmaya başlardım, yazarken düşünürdüm ve fikri daha da geliştirirdim.

Hayatımda bir yer kaplayan her aktivitenin bende uyandırdığı farklı hissiyatlar vardı. Örneğin, bir şeye odaklanmışken flüt çalmam gerektiğini hissediyorsam, yaptığım işi bırakır ve hemen elime flüdümü alırdım. İlla bir nota kağıdına bakmak gerekmezdi çalmam için, o sırada ne hissediyorsam onu çalardım ve bu çoğunlukla doğaçlama melodiler olurdu. Onu çalarken bilirdim ki hala kafam bir önceki konuda meşgul, arka planda bir şeyler, bir çözüm düşünüyor ve böyle zamanlar da kafamın karışıklığını daha çabuk çözerdim.

Okulda da tonla şeyle uğraşırdım. Tek bir arada rahat durmazdım, oradan oraya koşturmam gerekirdi. Özene bezene bir dergi kurmuştum ve aynı titizlikle okuldan mezun oluncaya kadar onunla ilgilendim. Tüm sistemini kurmuştum, yeni gelenlerin nasıl kadroya alınacağı, zaman içinde nasıl usta-çırak ilişkisiyle editörün işi küçüklere devredeceği, sistemin nasıl kendi kendini evrimleştirebilmesi ve olabildiğince kalıcı olması. O dönemde de uzun zamandır yazı yazdığımdan yazıların düzeltmelerini yapmak zor bir eylem olmazdı benim için, fakat bu dergiyle uğraşmaktan bir süre sonra yazılardaki noktalama, yazım, mantık hatalarını çok daha hızlı görür olmuştum. Bu editörlük işine kendimi o kadar kaptırmıştım ki, eğlencesine kitap okuyamaz olmuştum. Okuduğum her şeydeki hataları anında görürdüm ve tabii bu da benim dikkatimi dağıtırdı.

REFORM'u (derginin adı) okuldan mezun olmaya yakın o kadar büyütmüştüm ki, dergi ekibiyle okulda belgesel günleri düzenlemeye başlamıştık. Hatta en heyecanlı anlardan biri, Reform'un tek bir sayılık da olsa renkli basım yapabilmesiydi. Son senemin ilk sayısıydı ve 2009 Gökbilim Yılı'na ithafen ben de bu sevgili dergimin kapak konusunu Gökbilim yapmak istemiştim. E dergi gökbilim içerecek, renksiz mi olsaydı? Standart olarak Reform geri dönüşümlü kağıda siyah-beyaz basılırdı. Çokça fotoğraf kullanmazdık, onun yerine karikatürist arkadaşlarımız çizimler yapardı. Her çizim yapanın sorumlu olduğu bir yazı olurdu, ona uygun çizim yapmaya gayret ederlerdi, [bazen de rastgele serpiştirirdik]. Okulun baskı odasında basılırdı, öğrenciden hiçbir ücret çıkmazdı. Durum böyle olunca renkli baskı biraz problem olmuştu, ama hazırladık ve sonunda tek bir kereliğine de olsa renkli bir Reform ortaya çıkmıştı.
Reform'u gerçekten çok özlüyorum, ben ve benim gibi birkaç insan ona gerçekten gönül vermiştik. Kapaktan içindeki her bir yazıya, her bir çizime kadar tamamen bizim emeğimizdi, orijinaldi.

Ben gitmeden bir sene önce olası editör adaylarıyla daha fazla vakit geçirmeye başladım. Son dönemimde de tamamen onlara bıraktım, Reform hala çıkıyor. Çıkış temposunu çok bilmiyorum; ama devam edebiliyor olması bile kendim için saydığım büyük bir başarı.

Okulda özel günlerde törenler yapılırdı. Sıkıcı, uzun konuşmaları olan törenler olmazdı bunlar. Görselliği yüklü merasimler olurdu daha çok. Bunlarda görev almak eğlenceliydi. Kimi zaman sunuculuk, kimi zaman bir oyunda rol, kimi zaman orkestrada yer alırdım. Lisede çoğu şeyi denedim, fakat müzik tamamen ayrı bir boyuttu. Ben profesyonel bir müzisyen değilim, her ne kadar bir ara bu yolda oldukça adım atsam da, şu anda amatör bir flütçüyüm. Benim için büyük bir iş olan bir aktiviteyi zamanla hobi haline dönüştürdüm. Klasik bir eseri çalarken ve çalma tecrübesini oturttuktan sonra dinlerken aldığınız haz her şeyden ayrıdır, özellikle de bu tür müziği seviyorsanız. Her eserin bir öyküsü vardır. Eğer kurallara göre oynarsanız, cümleleri hissedersiniz. Noktaları görürsünüz, nefes yerleriniz bellidir. Hiçbir çalış yeterli değildir, parçanın hakkını verdiğiniz ana kadar.
Teknik çok önemlidir, bariz şekilde sizi geliştiren aktivite. Ama bir parçayı çalarken hissettikleriniz ve hissettiklerinizi dinleyiciye melodi yoluyla iletebilmeniz daha önemli. Bir süreliğini bilincinizin dışına çıkmak ve müziğin sizi bedenen kontrol etmesine izin vermelisiniz. Bir kurgu yazmak bile beni bunu yapabildiğim zamanlardan daha az etkilemiştir.


Şimdiki hayatımı düşünüyorum. Özellikle de lisansımın ilk yılını... Aklımda garip düşünceler oluşmaya başlamıştı. Ceren, çok dağılmayacaksın bu sefer lisansta sadece bilime odaklanacaksın, deyip durdum çoğu kez kendime. Dedim ki, bu sefer öyle kulüpmüş, dergiymiş, bla bla yok. Bu sefer sadece ama sadece matematik ve fizik var, dedim. Başkanlıkmış, editörlükmüş, oymuş buymuş yok, bu sefer sadece lab var dedim. Zaten dedim, fizikten ikinci ana dal da yaparsan vay haline, cidden hayatın sadece fizik ve matematik olacak, tamam mı?

Kendimi buna ayarlamışken bir kitap geldi beni dağıttı. Hangi bilim insanın biyografisini okusam hayatımda yeni dönemler başlar, bana farklı bir bakış açısı sunar, o biyografi. Taa 15 yaşımda Nash'in biyografisini okuduğum vakit yaza girerken, tüm yazı matematik kitapları okuyarak ve asal sayılarla oynayarak geçirdiğimi hatırlıyorum. Bu sefer de Feynman'ın otobiyografisini okuma "hatası"nda bulundum, sanırım ki bu beni daha çok etkiledi.
Bi' an durdum, yahu Ceren bu adam da bir sürü şey yapmış hayatında, sadece fizik yapmamış ki!

Adam hayatını yaşamış, Ceren. Ne istiyorsa onu yapmış, bu onun zihinsel olarak daha özgür ve geniş düşünebilmesine imkan vermiş. Sen kendini her şeyden soyutlasan daha mı başarılı olacaksın acaba? Gelişim sürecinde kendine bu kadar farklı yönler katabilmişken?

Okuduğum basım, 85 orijinal dilde basım. Kitabın 179. sayfasına kadar her şey normaldi, "bana göre". Feynman kimyayla da ilgilenmiş, biyolojiyle de, bilimin her alanına el atmaya çalışmış, gerçek bir bilim insanı gibi işte, dedim. Ama O Americano, Outra Vez! den itibaren kendime gelmeye başladım. Brezilya'ya gittiğinde merakından sambacıların yanına gitmesi ve orada frigideira çalmaya başlaması ve üstelik bu konuda o kadar iyi olup karnavala çıkması! Adam bambaşka bir hayat yaratmıştı kendine! Bu o kadar hoşuma gitti ki! Kitabın daha ilerilerinde aynı durumu drums için yapması ve yine aynı şekilde farklı bir hayat çıkartması kendinden buna! Gidebileceği son ana kadar gitmek. Bir baleye eşlik ediyor.

Fakat beni asıl vuran kısım Feynman'ın çizim yeteneğini geliştirmesi oldu. Resmen profesyonel bir sanatçı oluyor, çizimleri satılıyor, sergileniyor. Ama o aslında bir fizikçi, fakat aynı zamanda bir ressam. Üstelik doğuştan bir ressam da değil, sadece merakından kendini geliştirmiş bir ressam.

Kitabı okurken aklıma hep yaptığım ama nedense lisansımın ilk senesinde bir güzel boşladığım ve yaptığımda beni mutlu eden işlerim geldi. Yazmak, ne olursa! Kısa bir öykü belki ya da içten gelen bir şiir, anlık birkaç mısra... Ya da büyük projemin üzerinde çalışmak! Bilimkurgu romanım, sana ihanet ettim, tam bir yıl önce başlayıp bir ayda yarısını yazdığım ama sonra lisansın hengamesine tutunup boşladığım romanım. Binbir emekle gerçek araştırmalarla süslediğim romanım. Yaş 19, ilk roman vakti için olgunlaştım deyip matematiksel iskeletini hazırladığım romanım.

Flüdüm! Bir sene boyunca tek bir klasik eser layık gördüğüm flüdüm. Yuvarlağın Köşeleri olmasa hiç elime almayacağım flüdüm. Seni neden bıraktım bir köşeye?
Sonra dedim kendi kendime, bunları hemen telafi edeceğim.
Ve dedim, lisanstasın. Kampüsteki sosyal imkanları biraz değerlendirmelisin. Mesela düzenli yüzmek, bir bisiklet takımı varsa ona katılmak ya da ne biliyim badminton oynamak falan? Sadece eğlencesine ve nasıl düşeceğimi öğrenmek adına buz pateni denemek?

Neden olmasın ki?

2011-08-11

lisansın ilk günleri ve ARIYORUM/ITUCOMSOC vakaası

Üniversiteye başladığım gün tam bir kabustu. Az populasyonlu bir liseden çıkmıştım; ayrıca lisede de gayet aktif olduğumdan çoğu kişiyi tanıyordum, herkes de beni tanıyordu.

Kampüs kocaman bir yerdi. Hele de ders bittiği anda her yer insan kaynamaya başlıyordu. Her yerden insan fırlıyordu, kimseyi tanımıyordum. Ama okulu kazanıp gitmeye karar verdikten sonra hemen kulüplerini araştırmaya koyulmuştum. Aktif olabileceğim bir yer bulmalıydım.

İTÜ'nün Arıyorum gazetesi bu amaçla gittiğim bir yer oldu. Lisedeyken bir felsefe ve bilim dergisi kurmuştum, [REFORM, hala devam ediyor] şimdi bir şeyler kurmak değil, kurulmuş olanlara katkıda bulunmak istiyordum. Gazete ben gittiğim vakit biraz can kaybetmişti. Bir süredir yayın çıkartamıyorlardı ve inatla bir yayın çıkartıp canlanmaya bakıyorlardı, doğal olarak. Yine o dönemde NTVBLM'de yazdığım için beni bir güzel kucakladılar, benim de hoşuma gitti.
Bir süre toplantılara gidip gelmeye başladım. Zaten işim gücüm yoktu, derslere girip çıkıyorum, sonra da eve gidiyordum. Halbuki lisans hayatı bu değilmiş, bunu bir-iki ay sonra öğrendim. Bu gazeteye bir bilimsel haber hazırlamak istedim, aynı NTVBLM'e yaptığım gibi.

Bu amaçla yola koyuldum. Normalde NTVBLM'e uluslar arası bilimsel haberler hazırlıyordum; fakat arıyorum'a İTÜ'den bir hoca seçip onun başarılı bir çalışmasını anlatmanın daha iyi olacağını düşündüm ve İTÜ'deki hocaları araştırmaya başladım. Şansıma ilk bakışta çok tatlı gözükebilecek bir konu buldum: Nanoliflerden Damar Haberi. Ama şimdi siz meraklanmaya devam edin, çünkü bunu başka bir iletide daha detaylı ve hem acıyarak hem de gülerek anlatacağım.

Aynı zamanda İTÜ IEEE (Institute for Electrical and Electronics Eng.) Student Branch'te takılmaya başlamıştım. Bu kulüp oldukça köklü ve birçok komitesi olan bir kulüp, nitekim hala içinde bulunuyorum ve iki aktif olduğum kulüpten biri.
Başlangıçta deneme-yanılma yöntemi misali birçok yerde görev almaya çalıştığımdan, burada da başta ilgimi çeken aslında iki komite olmuştu: IEEE LAB ve PES (power energy society).
Lisede enerji üzerine proje yaptığımdan garip yollardan alternatif enerji üretimi işlemi bana o dönemde çok daha ilgi çekici geliyordu, o nedenle de üniv.de bunu devam ettirmek istemiştim. Bu yüzden PES'le iletişime geçtim.

Şansa bakın PES yeni kurulmuştu, ilgili kişiler de henüz pek bir şey bilmiyordu. Kısacası burada beni pek yönlendirebilecek kişi yoktu. Dolayısıyla beni LAB'a yönlendirdiler. Lab daha eski bir yerdi ve her ne kadar baştan çok ısınamasam da daha sonra beni sarıp sarmayalacak bir yer olarak çıkıverdi. Bu kulübün etkinliklerine alışmaya çalışırken bir gün her ay düzenlenen İstanbul IEEE Öğrenci Kolları toplantısı oldu ve ben de ilk ve son olmak üzere katıldım.

Neden ilk ve son? Bilimsel bir şey yaptıkları yoktu, gündüz toplanıp bir oditoryumda tartışıyorlar, gecesi de hep birlikte eğleniyorlardı. Üstelik sadece sorunları ortaya koyup çok da yaratıcı çözümler elde edemiyorlardı. Biraz vakit kaybı gibi gelmişti. Sonra öğrendiğim kadarıyla, LAB'tan da kimse zaten bu toplantılara gitmiyormuş. Toplantılara gidenler hep diğer komiteler oluyormuş. Her neyse bu toplantının en iyi tarafı kendi kulübümden başka bir komiteyle tanışmak oldu. ITUCOMSOC, Communication Society.

ComSoc da yeni kurulan komitelerden biriydi ve gerçekten çok aktif başlamışlardı. Aktif insanları severim, hemen alışıverdim tempolarına. Büyük bir seminer düzenlemek istiyorlardı: Communications Week'11. Gerçekten çok büyük atılımlar yaptılar, yurt dışından mühendisler getirttiler bu kongre için. Ve işin güzel tarafı bu kongre sadece bir öğrenci kongresiydi.

Aklıma harika bir fikir geldi. Bir kongre gazetesi çıkartacaktım! Bu kongre çok iyi düzenlenmiş bir kongre olacaktı, o zaman bir gazetesi olmalıydı. Bir haftayı geçecek bir sürede yapılacaktı. Her gün bir önceki günle ilgili yorumlar olsa, şimdiki günün programı olsa, ilginç ve güncel yazılar olsa fena mı olurdu? Kongre yönetimi madem böyle bir şey yapacağız, o zaman öncesinde de bir Duyuru Gazetesi çıkartalım dedi. Olur dedim. Harika, işe yaramaya başlamıştım. O sırada aklıma [İTÜ'yü yeterince tanımadığım için] muhteşem ama tam anlamıyla beni ortada bırakacak bir fikir gelmişti. Madem gazete çıkartıyoruz, o zaman İTÜ'nün iki büyük kulübü birleşsin ve birlikte bir iş yapsın! Arıyorum konu üzerine çalışacak muhabirlerini bu organizasyonu yapması için ayarlasın, hem bu kongrenin güzel bir gazetesi olsun hem de Arıyorum kendini daha da duyursun, daha da okutsun.
Böylece bu fikrimi kongre yönetimine söyledim, beğendiler, ayarlayabilirsen yapalım dediler. Sıra Arıyorum cephesindeydi. Konuyu ilk açtığımda [tabii bu sırada da Arıyorum'cu gözükmem gerekiyordu], çok beğenildi. Sonuçta iki tarafın da artıları olacaktı. Bu yepyeni bir tecrübeydi.
Her şeyi üstlendim ve çalışmaya başladım. Gazetenin layoutını yaptım, kendi kafamda görevleri biçtim. Duyuru gazetesi de kongre gazetesi de iskelet olarak hazırdı.

... Fakat istediğim şevk eksikti. İki tarafta toplantıları sırasında kendi taraflarını korumaya geçti "zamanla". Arıyorum'a göre, ComSoc hiçbir şey yapmıyordu bu proje için sadece bekliyordu, bu nedenle Arıyorum ağırdan satmalıydı kendini. ComSoc fikrimce daha iyi niyetliydi. Karşı taraf hakkında konuşmak istemiyorlardı. Fakat gerçekten çok iyi çalışıyorlardı. Bu kongre için ellerinden gelenin en iyisini yapıyorlardı. Ancak Arıyorum, kongrenin büyüklüğünden şüpheliydi, boşuna uğraşmak istemiyordu. Ortada garip bir güvensizlik problemi vardı ve ben bunu tahmin edememiştim. İki tarafı birbiriyle tanıştırmamıştım, köprüyü kendi üzerimde kurmuştum. Sonradan anladım ki yanlış yapmışım. İki kulüpte de aktiftim, her ikisi de beni kendinden görüyordu. Bu yüzden bana kulübün çıkarlarını hatırlatıyorlardı. Bense ortamı yumuşatmak için her şeyi yapıyordum.

Sonunda Arıyorum kongre gazetesi için yeterli alt yapının olmadığını bildirdi, ben de zaten bu gidip gelmelerden sıkılmıştım. O zaman kongre gazetesi yalan, en azından duyuru gazetesini zamanında yetiştirelim demeye başlamıştım. Tek bir kere çıkacağından bu gazete için problem yoktu, nitekim Arıyorum'un da bir effor sarfetmesi gerekmiyordu, zaten etmediler de.

Gazete editörü bendim, yazılar da ComSoc'tan gelecekti. Tasarımı Arıyorum'un tasarımcısı yapacak ve basımı Arıyorum halledecekti. Minik bir paylaşımla bu gazete çıkacaktı.
Ben yazılar geldikçe hemen editledim, yazıları zamanında alabilmek için gerekli baskıyı çokça yaptım ve az bir kayıpla yazıları aldım. Fakat Arıyorum'a göre ComSoc geç kalmıştı. Tasarıma hiç zaman kalmamıştı, gerçekten de o konuda haklıydılar. Tasarım için sadece 2 gün kalmıştı, daha önce ayarladığımız bir deadline'a göre. Arıyorum'un tasarımlarını yapan arkadaşla iletişime geçtim ve resmen yalvardım. Çok iyi biriydi, sınavları dersleri olmasına karşın hemen yapmayı kabul etti.

Tabii o zaman da tasarımı beğenip beğenmeme durumu başladı. Kongre yönetiminin başındaki arkadaş, ben ve Arıyorum'dan tasarımcı arkadaş epey bir saat sonunda ortaya bir şey çıkartabildik ve bu işten başarılı çıktım. Tabii diğer taraftan basımı üstlenmesi gereken Arıyorum pek bir şey yapmamıştı bu konuda. Bu da ComSoc'u sinirlendirdi, biz kendimiz ayarlayalım basımı da durumuna geçtiler, haliyle. Arıyorum bu sırada hala ComSoc'un pek bir şey yaptığını düşündüğünden kendini ağırdan satmaya çalışıyordu. Her neyse, basımı İTÜIEEE üstlendi ve Arıyorum bu işten de yırttı. Fakat durum IEEE yönetimine kadar gitmişti. Diğer taraftan da konuşulmaya başlanan konu Arıyorum'un logosunu gazeteye koyma ya da koymama oldu. Arıyorum logosunun konması için ısrar etmemişti. Benim anladığım kadarıyla bu durumu pek umursamıyorlardı. Ama ComSoc hiçbir şey yapmadıkları için konmasını istemiyordu. Tek tasarımı Arıyorum'da çalışan arkadaş yapmıştı, onun da adı zaten tasarım kısmında geçiyordu.

Olay bununla kalmadı. IEEE kızınca arkadaşın binbir emekle iki günde yaptığı tasarımı çöpe attı ve kendi tasarımcısına 2 günde bir tasarım yaptırdı. Basımı da kendi ayarladığından hemen bastırdı ve iş bitti.

Tabii ne oldu? İki taraf da birbirine kızdı. En çok üzüldüğüm tasarımcı arkadaşımın emeği oldu. Öte yandan Arıyorum bu kadar savsak davranmasaydı, IEEE bu kadar kızmayacaktı.

Sonunda ben İTÜ'de bir daha iş içlerini çok iyi bilmediğim iki grubu bir araya getirmeyeceğimi anladım.