itü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
itü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2014-11-16

İTÜ'de tarihi laboratuvarlardan biri!

Cuma günü Radar dersinde İTÜ Elektrik-Elektronik fakültesindeki adeta 70-80'lerden kalmış izlenimi veren laboratuvarlardan birinde (Mikrodalga laboratuvarı) mikrodalga difraksiyon gözlemi yaptık. Deney kadar kontrollü değildi, araya bir levha koyduğumuzda belirli bir mesafede voltmetredeki yükselişin gözlemlenmesinden ibaretti aslında. Yine de optikte bu deneyi yapmış biri olarak mikrodalgada da difraksiyonu gözlemleyebilmek oldukça keyifliydi.


Difraksiyon gözlemimizin düzeneği. Verici sağda, alıcı solda.


Çift dipol anten.

2013-07-13

İTÜ Mustafa İnan Kütüphanesi'nden ne istiyorum?



Aalto Universitesi (bir zamanların TKK'i - Helsinki University of Technology'si) Kütüphane portalı. 

Kitap süresini uzatma hakkınız 99 kere. Pratik olarak öğrenci olarak kaldığınız müddetçe ve biri kitabı talep etmediği sürece kitap sizde kalabilir. Harika değil mi? Belki İTÜ Kütüphanesi gibi 24 saat açık değil, (Finlandiya'da böyle bir yer bulmak hiç kolay bir iş değil bu arada), ancak yine de İTÜ'nün bize 3 kere gibi komik bir süre vermesi de pek hoş değil. Nitekim bu kütüphane en azından ana kütüphane binası itibariyle İTÜ Mustafa İnan'dan daha küçük gözüküyor. Yani kısacası İTÜ'nün bu tarz bir uygulama yapması fiziksel olarak mümkün olmalı.
Ayrıca, alacağınız kitap sayısına da sınır yok. Geçen dönem Kanada Carleton Üniversitesi'ne exchange'e giden bir arkadaşım, kütüphaneden alabileceği maksimum kitap sayısının 100 olduğunu söylemişti. Hiçbir zaman gerçekleştiremeyeceğiniz, dolayısıyla pratikte istediğiniz kadar kitap alabileceğiniz bir kütüphane. Sanıyorum benzer bir durumu, ben de bu kış Waterloo Üniversitesi'nde yaşayacağım. Mutlaka paylaşmayı planlıyorum. 

Ancak işin özü, İTÜ Mustafa İnan Kütüphanesi, bize de pratikte sınırsız kere yenileme ve kitap alma hakkı  ver! :)

2012-09-30

tatsız tuzsuz güz

Yeni bir güz dönemi.
Oldukça çalkantılı geçen iki İTÜ yılı sonunda bir üçüncüsüne ayak basmış bulunmaktayım. Neden hala buradayım? Sanırım İTÜ'nün bir şekilde bazı beklentilerimi karşıladığını düşünüyorum. Zaman geçtikçe bunlar daha belirginleşiyor.

Genelde bloğu bir durum değerlendirme yeri gibi kullanıyordum. Ama son zamanlarda öykülerimin, kurduğum dünyalara kısa yolculukların anlatıldığı yazıların postalandığı bir yer oluverdi. Aslen öyle olan her şeyi anlatacak zamanım yok, ayrıca gerekli olduğunu da düşünmüyorum. Güzel gelişmeleri, ya da okuduğunuzda size yararı dokunacağına inandığım şeyleri paylaşma taraftarıyım.

2012-05-20

2.2'nin Sonunda Hesaplaşmalar - II

Yorucu bir günün ardından, üstelik daha yapmam gerekenler bitmemişken her şeye dur dedim. Biraz gevezelik edeyim.

Bu dönem bazı açılardan tatmin edici, bazı açılar üzücü oldu. Şu bir gerçek lisansın ilk senesi bana kayda değer pek bir şey katmadı. Çünkü zaten katabileceği şeyleri daha liseden çalışmaya başlamıştım. Dolayısıyla bi'nevi tekrardı. İlk senenin en yararlı dersleri şüphesiz lineer cebir ve olasılık dersleri oldu. Gerçi calculus 2'de görülen integral calculusunu yabana atmamak gerekiyor. Yine de orada kanıtlanan teoremlerin elektromanyetik derslerinde fiziksel uygulamalarını yapınca daha bir yerleşiyor her şey yerli yerine. Öte yandan 1.2.de Barry Stocker'dan aldığım felsefe dersi dönemin tuzu biberi olmuştu.

Ancak dediğim gibi...

2012-02-18

18.02.2012

Bugün hava bir harika! Geçtiğimiz günlerde 3 kere üst üste ortam bembeyaz olunca İstanbul'da bahar havası özlendi. En azından ben özlemişim. İlk kar yağışı sevinçle karşılandı. İkincisi büyük oranda şaşkınlıkla, fakat yine bir sevinçle geldi. Ancak üçüncüsü hiç de öyle olmadı. Sanırım herkese bir bıkkınlık geldi.

Her neyse, kısıtlı zamanımı havadan sudan konuşarak geçirmeye pek niyetli değilim. Uzun zamandır yazamadım buralara; sadece buralara değil, aslında hiçbir yere yazamadım. Hiç de tatile benzemeyen iki haftalık bir ara tatil geçirdim. Çoğunda ayakta ve koşturmaktaydım. Tahmin edersiniz ki, çakışan derslerimle uğraşıyordum. Bu okulda iki bölüm okumak tam bir facia! Kendimi çayıra salınmış ve mevlanın kayırması beklenen bir kurban gibi hissettim, çoğu zaman. Elbette EE fakültemin bu hislerimde çok büyük bir payı var. Kendileri tek bir ders saati bile değiştirmeyerek kişisel akademik tarihimde kayda geçtiler. Sonuç olarak lisans hayatımda ilk büyük riskimi aldım: fizik bölümünden ders alabilmek için Electronics II dersini almadım. Ha bir de Data Structures almadım, fakat ikincisi ilki kadar önem taşımıyor. Neden derseniz,

2011-09-25

debdebe

Oldukça bürokratik geçen bir haftadan sonra tekrar buradayım. Biraz parçalanmış, dökülmüş ve bezmiş halde olsam da hala yaşıyorum.

Çoğu liseli üniversiteye başlamadan önce kafasında çap/double hayalleriyle başlar. Bunu gözlemlerimden biliyorum. Demek istediğim o ki, yapmayın. Bu konularda hayal kurmayın. Zamanınızı boşa harcıyorsunuz. Hatta çoğu ilk sınıf öğrencisi de ortalama yüksek gidiyorsa kafasında çap hayalini kurar. Her şey mükemmeldir o hayalde. Dersler hiç problem olmadan programa oturur, [zamanları kafada belirlenen dersler!] kişi öyle bir ders izlencesi çıkartır ki gerçekten iki bölüm dört senede bitebilecek sanır. 

Özellikle de büyük bir okulda okuyorsanız [populasyon anlamında büyüklükten bahsediyorum], ders programlarıyla ilgili kafanızda en ufak bir şey kurmayın. Önce bırakın "gerçek" ders programları bir açıklansın. Bir görün bakın iki ayrı fakültenin ders programları nasıl çakışıyor ve sizin zorunlu dersinizi almanız için bin dereden su getirmeniz gerektiğini anlayın. Ders zamanlarını değiştirmeniz gerekecek, bu herkese uymayacak, herkese uyan bir program yapılmaya çalışılacak. Bu program bölüm başkanlıklarından onay alacak. Bir de tabii sonra üniversitenin genel ders seçme kurumuna yönlenecek.

Sonra siz buralarda uğraşırken işini yapmayan insanlarla karşılaşacaksınız, daha bir deli olacaksınız. Nasıl mı? Şöyle, iki bölüm okuyan bir öğrenci olarak okulda bürokratik işlemlerde önceliğim var. Bunun için kontenjanı dolmuş bir ders programıma uyuyorsa ve başka ihtimal yoksa derse kayıt olabiliyorum. Ama her nedense konuyla ilgilenen kişiler benden öncelikle ikinci ana dalımın danışmanından yazılı belge istiyorlar. Hoca neden böyle bir belge istediklerini sorgulasa da belgeyi imzalayıp veriyor. Ben bununla otomasyona gidiyorum ve ders kayıtlarıyla ilgilenen bayana yönlendiriliyorum. Bayan belgeye bakıyor ve kontenjan dolmuşsa bir şey yapamam diyor. Konuyla ilgili ilk tecrübem olduğu için üstelemiyorum. Bir sonraki gün bir daha gidiyorum. Bayanın üstündeki kişiyi bulup durumu ona anlatıyorum. Bana benim gönderdiğimi söyle diyor. Gidiyorum aynen söylüyorum, o tembel bayanımız tıpış tıpış kontenjanı dolmuş derse beni yerleştiriyor.

Ben diyorum, devlet üniversitelerini batıranlar memurlar. Ne idüğü belirsiz adamı devlet gelip üniversiteye sokarsa olacağı budur. Ne halimizden anlıyorlar ne doğru düzgün iş yapıyorlar. Ha kimi var, anlayışlı oluyor. Fakat bu durum üniversiteye yakışmayan insanların üniversitede çalıştığı gerçeğini değiştirmiyor.

Böyle birkaç stresli günden sonra sonunda kitaplarıma gömülebildim. Dönemin birkaç baş tacı kitabı var. Hepsinin resmini şu an için koyamıyorum. Ama aşağıdaki seçme sizin için. Siz de üniversitede üçüncü yarı yılınızı okuyorsanız, belki size de yardımcı olurlar.




2011-09-08

değişmesini beklemeyin, siz değiştirin!

itü'ye ilk geldiğim sıralar itü'nün yapısına alışmaya çalışıyordum. Aslında çalışmıyordum. Yapısına alışmaya direniyordum. İyi ki de yapmışım. Küçüklükten yanlışı gördüğü anda söyleyen bir karakter olarak yetiştirildim. Kafama yatmayan bir durum gördüm mü beni rahatsız etmeye başlar.

Beş yılınızı geçirdiğiniz ve sistemini tanıdığınız, elinizden geldiğince değişiklikler yaptığınız bir okuldan çıkıp hiç tanımadığınız bir okula geliyorsunuz. Elime bu yadırgamayı yaşamayacağım bir fırsat da verilmişti üstelik; lisemin üniversitesine devam edebilirdim. Vakfı tanıyorum, hocaların adlarının geçtiği sohbetlerde bulunmuşum falan filan, hatta birçok hocayla da tanışmışım! Hayır farklı yerleri denemeliyim, alışık olmadığım ortamlara adapte olup olamayacağımı test etmeliyim, dedim ve itü hayatıma böyle girdi. Bu okula bu bilinçle gelmeme karşın çok zor anlar yaşadım.

2010 güzüydü. Işık Okulları Taksim İstiklal'de Cumhuriyet Bayramı anısına yürüyüş düzenledi. Bundan haberi olan ben de elbette ön sıralarda yerimi aldım, elimde bayrak. O gün orada görüş açımı bir anda olması gerektiği yere çeviren önemli bir anı kaydettim. Lisemin eski hocalarından Ergun Hoca'yla konuşurken itü'den memnuniyetsizliğimi dile getirdiğimde hocam bana kendim hakkımda o sırada hiçe saydığım önemli bir özelliğimi hatırlattı. Dedi ki, Ceren itü seni değiştirmesin, sen itü'yü değiştir.

Sanırım her hoca onun gibi olabilmelidir; çünkü bu söz bana o anın üzerinden aylar geçse de hala destek oluyor, ben kendimi itü'nün telaşlı kalabalığı içinde kaybettikçe kendimi bana hatırlatıyor. Ondan sonra kaçmaktan vazgeçtim. Başka bir üniversiteye, hayatımı üzerine kurduğum bölüme, yurt dışına ve daha nicesine kaçmaktan vazgeçtim. Bu süre içerisine tek eksikliğin itü'de olmadığını, itü'de olduğu kadar diğer üniversitelerin de problemli olduklarını fark ettim. Bu bir avantaj-dezavantaj meselesiydi. Üniversitelere artı ve eksileriyle bir şekilde birbirlerini dengeliyordu.

İnsan soğukkanlılığını koruyunca daha aklı selimle düşünüyor. Ben de geleceğim hakkında ettiğim telaşları bir kenara bırakıp itü'nün etinden sütünden nasıl faydalanırım, bir yandan da nasıl gözümde gördüğüm eksileri düzeltmeye çalışabilirim diye düşünmeye başladım. itü'ye ısınma süreci böyle başladı.

Neden tüm bunları anlatıyorum? Dün başımdan bir olay geçti. İşin iç yüzünü bilmediğimde beni üzen ama neler olup bittiğini anladığımda beni ilginç bir şekilde mutlu hissettiren bir olay.
itü çap yönetmeliğinde bazı üzerinde düşünülmesi gereken kurallar var. Bunlardan biri, başvuru yapabilmek için sınıfının yüzde yirmisi içinde olma zorunluluğu. Benim sınıfım 7 kişiden oluşuyor; çünkü hazırlığı geçebilen EHB'ciler sadece bu kadardı. Doğal olarak sınıfımın yüzde yirmisi içinde olabilmek için en kötü ihtimalle 1,4. olmam gerekiyor. Şimdi bunun nasıl bir problem olduğunu daha detaylı açacağım.

Aynı şekilde dün çap sonuçları açıklandı. Sonucu zaten bekliyordum. Daha farklı olabilmesinin imkanı yoktu. Çünkü okuldaki en yüksek ortalamaya sahiptim, ilk senemde aldığım kredi sayısı 45'i geçikti. Neden problem olsun ki? Nitekim sonuçlar açıklandı ve kazanmıştım. [Bu sonucu görmenin benim için ayrı bir önemi vardı. Ne yazık ki insanların bunu anlayabilmesi için bir sene içinde ne gibi düşünceler içinden geçtiğimi, ne gibi fırtınalara tutulduğumu ve daha nicesi beni etkileyen olaylar ve durumlar zincirini bilmesi gerekir. Ama siz sinekler hiç merak etmeyin, soktuğunuz yerlerde oluşturduğunuz yaralar çoktan kapandı ve ne yazık ki canımı acıtamıyorsunuz, artık.]
Garip sevincim çok fazla sürmedi. Hemen ardından rektörle görüştüğümde bana çap değerlendirme sürecinde çap'ımda bir problem çıktığını ve bu konuyla ilgili ona danıştıklarını söyledi. Ne olabilirdi ki? Başvurumda ne yanlıştı? Komisyon ne konuda başarısız bulabilirdi ki beni sadece transkriptime bakarak?!

Sonradan konuştuğumuzda ortaya çıktı ki, değerlendiren komisyon bu kurallardan birine takılmıştı. Sınıfımdaki bir arkadaşımla notlarımızın aynı olmasına rağmen kendisi benden daha fazla ders alıp aynı sürede daha fazla kredi topladığı için ben ikinci olarak gözüküyordum. Bu durumda ben sınıfımın yüzde yirmisinde değildim. Ne olacaktı? Beni kabul edecekler miydi?

Bunu böyle düşünmek yeterince salakça. Lafı uzatmadan devam edersek, rektör kendisine sorulduğunda böyle bir durumun söz konusu bile olamayacağını ve kuralın anlamsızlığını komisyona bildirmişti. Tabii bu durum gelip beni buldu. Şanssız mıyım? Aslında hayır. Çünkü her ne kadar sürecin bazı aşamaları üzücü olabilse de, benim yaşadığım bu durumdan dolayı çap yönetmeliğinin anlamsızlığı ortaya çıktı. Hocanın bana bildirdiğine göre yaşadıkları bu olay komisyonun ufkunu açmış durumdaymış; sınıfın bilmem kaçında olması gerektiği gibi bir kural bundan sonra yönetmelikte olmayacağı gibi, sanırım itü çift ana dal imkanını not ortalaması dışına çıkartacak. İkinci bir dalı da kaldırabileceğini düşünen her öğrenci istediği alandan çap isteyebilecek ve başarılı olduğu müddetçe çift ana dalına dokunulmayacak.

Bunlar sayılarla değerlendirmeye alışmış ülkemiz için önemli adımlar. Çap bu işin sadece bir kısmı. Bölümler arası geçişlerin kolaylaştırılması belki de çaptan daha önemli.

Uzun lafın kısası, ben şu anda Olympos'ta bütün yaz çalıştığım tatilin keyfini çıkartıyorum. Yaşadığım bazı olaylardan dolayı canım sıkkın değil, aksine itü'yü değiştirebildiğimi gördükçe seviniyorum. Nereye gidersem gideyim, bu böyle olacaktı. Nereye gidersem gideyim gözlerim eksikleri görecek ve üzerine gidecekti. Sözüm bu anlattıklarımı itü'yü yermede kullananlara. Sizin okullarınız da pek farklı değil.

Birileri problemlerin okul bazlı değil de eğitim teorisi ve sistemi bazlı olduğunu anladığında yaşadığımız bu yer değişecek. O zamana kadar değişen siz olur musunuz bilmem ama, değişmeyen ve değiştirenlerden biri ben olacağım.

herkese bol sorulu vakitler

2011-08-11

lisansın ilk günleri ve ARIYORUM/ITUCOMSOC vakaası

Üniversiteye başladığım gün tam bir kabustu. Az populasyonlu bir liseden çıkmıştım; ayrıca lisede de gayet aktif olduğumdan çoğu kişiyi tanıyordum, herkes de beni tanıyordu.

Kampüs kocaman bir yerdi. Hele de ders bittiği anda her yer insan kaynamaya başlıyordu. Her yerden insan fırlıyordu, kimseyi tanımıyordum. Ama okulu kazanıp gitmeye karar verdikten sonra hemen kulüplerini araştırmaya koyulmuştum. Aktif olabileceğim bir yer bulmalıydım.

İTÜ'nün Arıyorum gazetesi bu amaçla gittiğim bir yer oldu. Lisedeyken bir felsefe ve bilim dergisi kurmuştum, [REFORM, hala devam ediyor] şimdi bir şeyler kurmak değil, kurulmuş olanlara katkıda bulunmak istiyordum. Gazete ben gittiğim vakit biraz can kaybetmişti. Bir süredir yayın çıkartamıyorlardı ve inatla bir yayın çıkartıp canlanmaya bakıyorlardı, doğal olarak. Yine o dönemde NTVBLM'de yazdığım için beni bir güzel kucakladılar, benim de hoşuma gitti.
Bir süre toplantılara gidip gelmeye başladım. Zaten işim gücüm yoktu, derslere girip çıkıyorum, sonra da eve gidiyordum. Halbuki lisans hayatı bu değilmiş, bunu bir-iki ay sonra öğrendim. Bu gazeteye bir bilimsel haber hazırlamak istedim, aynı NTVBLM'e yaptığım gibi.

Bu amaçla yola koyuldum. Normalde NTVBLM'e uluslar arası bilimsel haberler hazırlıyordum; fakat arıyorum'a İTÜ'den bir hoca seçip onun başarılı bir çalışmasını anlatmanın daha iyi olacağını düşündüm ve İTÜ'deki hocaları araştırmaya başladım. Şansıma ilk bakışta çok tatlı gözükebilecek bir konu buldum: Nanoliflerden Damar Haberi. Ama şimdi siz meraklanmaya devam edin, çünkü bunu başka bir iletide daha detaylı ve hem acıyarak hem de gülerek anlatacağım.

Aynı zamanda İTÜ IEEE (Institute for Electrical and Electronics Eng.) Student Branch'te takılmaya başlamıştım. Bu kulüp oldukça köklü ve birçok komitesi olan bir kulüp, nitekim hala içinde bulunuyorum ve iki aktif olduğum kulüpten biri.
Başlangıçta deneme-yanılma yöntemi misali birçok yerde görev almaya çalıştığımdan, burada da başta ilgimi çeken aslında iki komite olmuştu: IEEE LAB ve PES (power energy society).
Lisede enerji üzerine proje yaptığımdan garip yollardan alternatif enerji üretimi işlemi bana o dönemde çok daha ilgi çekici geliyordu, o nedenle de üniv.de bunu devam ettirmek istemiştim. Bu yüzden PES'le iletişime geçtim.

Şansa bakın PES yeni kurulmuştu, ilgili kişiler de henüz pek bir şey bilmiyordu. Kısacası burada beni pek yönlendirebilecek kişi yoktu. Dolayısıyla beni LAB'a yönlendirdiler. Lab daha eski bir yerdi ve her ne kadar baştan çok ısınamasam da daha sonra beni sarıp sarmayalacak bir yer olarak çıkıverdi. Bu kulübün etkinliklerine alışmaya çalışırken bir gün her ay düzenlenen İstanbul IEEE Öğrenci Kolları toplantısı oldu ve ben de ilk ve son olmak üzere katıldım.

Neden ilk ve son? Bilimsel bir şey yaptıkları yoktu, gündüz toplanıp bir oditoryumda tartışıyorlar, gecesi de hep birlikte eğleniyorlardı. Üstelik sadece sorunları ortaya koyup çok da yaratıcı çözümler elde edemiyorlardı. Biraz vakit kaybı gibi gelmişti. Sonra öğrendiğim kadarıyla, LAB'tan da kimse zaten bu toplantılara gitmiyormuş. Toplantılara gidenler hep diğer komiteler oluyormuş. Her neyse bu toplantının en iyi tarafı kendi kulübümden başka bir komiteyle tanışmak oldu. ITUCOMSOC, Communication Society.

ComSoc da yeni kurulan komitelerden biriydi ve gerçekten çok aktif başlamışlardı. Aktif insanları severim, hemen alışıverdim tempolarına. Büyük bir seminer düzenlemek istiyorlardı: Communications Week'11. Gerçekten çok büyük atılımlar yaptılar, yurt dışından mühendisler getirttiler bu kongre için. Ve işin güzel tarafı bu kongre sadece bir öğrenci kongresiydi.

Aklıma harika bir fikir geldi. Bir kongre gazetesi çıkartacaktım! Bu kongre çok iyi düzenlenmiş bir kongre olacaktı, o zaman bir gazetesi olmalıydı. Bir haftayı geçecek bir sürede yapılacaktı. Her gün bir önceki günle ilgili yorumlar olsa, şimdiki günün programı olsa, ilginç ve güncel yazılar olsa fena mı olurdu? Kongre yönetimi madem böyle bir şey yapacağız, o zaman öncesinde de bir Duyuru Gazetesi çıkartalım dedi. Olur dedim. Harika, işe yaramaya başlamıştım. O sırada aklıma [İTÜ'yü yeterince tanımadığım için] muhteşem ama tam anlamıyla beni ortada bırakacak bir fikir gelmişti. Madem gazete çıkartıyoruz, o zaman İTÜ'nün iki büyük kulübü birleşsin ve birlikte bir iş yapsın! Arıyorum konu üzerine çalışacak muhabirlerini bu organizasyonu yapması için ayarlasın, hem bu kongrenin güzel bir gazetesi olsun hem de Arıyorum kendini daha da duyursun, daha da okutsun.
Böylece bu fikrimi kongre yönetimine söyledim, beğendiler, ayarlayabilirsen yapalım dediler. Sıra Arıyorum cephesindeydi. Konuyu ilk açtığımda [tabii bu sırada da Arıyorum'cu gözükmem gerekiyordu], çok beğenildi. Sonuçta iki tarafın da artıları olacaktı. Bu yepyeni bir tecrübeydi.
Her şeyi üstlendim ve çalışmaya başladım. Gazetenin layoutını yaptım, kendi kafamda görevleri biçtim. Duyuru gazetesi de kongre gazetesi de iskelet olarak hazırdı.

... Fakat istediğim şevk eksikti. İki tarafta toplantıları sırasında kendi taraflarını korumaya geçti "zamanla". Arıyorum'a göre, ComSoc hiçbir şey yapmıyordu bu proje için sadece bekliyordu, bu nedenle Arıyorum ağırdan satmalıydı kendini. ComSoc fikrimce daha iyi niyetliydi. Karşı taraf hakkında konuşmak istemiyorlardı. Fakat gerçekten çok iyi çalışıyorlardı. Bu kongre için ellerinden gelenin en iyisini yapıyorlardı. Ancak Arıyorum, kongrenin büyüklüğünden şüpheliydi, boşuna uğraşmak istemiyordu. Ortada garip bir güvensizlik problemi vardı ve ben bunu tahmin edememiştim. İki tarafı birbiriyle tanıştırmamıştım, köprüyü kendi üzerimde kurmuştum. Sonradan anladım ki yanlış yapmışım. İki kulüpte de aktiftim, her ikisi de beni kendinden görüyordu. Bu yüzden bana kulübün çıkarlarını hatırlatıyorlardı. Bense ortamı yumuşatmak için her şeyi yapıyordum.

Sonunda Arıyorum kongre gazetesi için yeterli alt yapının olmadığını bildirdi, ben de zaten bu gidip gelmelerden sıkılmıştım. O zaman kongre gazetesi yalan, en azından duyuru gazetesini zamanında yetiştirelim demeye başlamıştım. Tek bir kere çıkacağından bu gazete için problem yoktu, nitekim Arıyorum'un da bir effor sarfetmesi gerekmiyordu, zaten etmediler de.

Gazete editörü bendim, yazılar da ComSoc'tan gelecekti. Tasarımı Arıyorum'un tasarımcısı yapacak ve basımı Arıyorum halledecekti. Minik bir paylaşımla bu gazete çıkacaktı.
Ben yazılar geldikçe hemen editledim, yazıları zamanında alabilmek için gerekli baskıyı çokça yaptım ve az bir kayıpla yazıları aldım. Fakat Arıyorum'a göre ComSoc geç kalmıştı. Tasarıma hiç zaman kalmamıştı, gerçekten de o konuda haklıydılar. Tasarım için sadece 2 gün kalmıştı, daha önce ayarladığımız bir deadline'a göre. Arıyorum'un tasarımlarını yapan arkadaşla iletişime geçtim ve resmen yalvardım. Çok iyi biriydi, sınavları dersleri olmasına karşın hemen yapmayı kabul etti.

Tabii o zaman da tasarımı beğenip beğenmeme durumu başladı. Kongre yönetiminin başındaki arkadaş, ben ve Arıyorum'dan tasarımcı arkadaş epey bir saat sonunda ortaya bir şey çıkartabildik ve bu işten başarılı çıktım. Tabii diğer taraftan basımı üstlenmesi gereken Arıyorum pek bir şey yapmamıştı bu konuda. Bu da ComSoc'u sinirlendirdi, biz kendimiz ayarlayalım basımı da durumuna geçtiler, haliyle. Arıyorum bu sırada hala ComSoc'un pek bir şey yaptığını düşündüğünden kendini ağırdan satmaya çalışıyordu. Her neyse, basımı İTÜIEEE üstlendi ve Arıyorum bu işten de yırttı. Fakat durum IEEE yönetimine kadar gitmişti. Diğer taraftan da konuşulmaya başlanan konu Arıyorum'un logosunu gazeteye koyma ya da koymama oldu. Arıyorum logosunun konması için ısrar etmemişti. Benim anladığım kadarıyla bu durumu pek umursamıyorlardı. Ama ComSoc hiçbir şey yapmadıkları için konmasını istemiyordu. Tek tasarımı Arıyorum'da çalışan arkadaş yapmıştı, onun da adı zaten tasarım kısmında geçiyordu.

Olay bununla kalmadı. IEEE kızınca arkadaşın binbir emekle iki günde yaptığı tasarımı çöpe attı ve kendi tasarımcısına 2 günde bir tasarım yaptırdı. Basımı da kendi ayarladığından hemen bastırdı ve iş bitti.

Tabii ne oldu? İki taraf da birbirine kızdı. En çok üzüldüğüm tasarımcı arkadaşımın emeği oldu. Öte yandan Arıyorum bu kadar savsak davranmasaydı, IEEE bu kadar kızmayacaktı.

Sonunda ben İTÜ'de bir daha iş içlerini çok iyi bilmediğim iki grubu bir araya getirmeyeceğimi anladım.