sorun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sorun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2013-06-02

Bilim öğrencisi olmak ile protestocu olmak arasındaki kıldan ince çizgi


Aslında her şey son birkaç gün içinde oldu. Elbette çoğumuz her zaman, pasif de olsa bir direniş veriyorduk, verilen kararlara kızıyor, kendi bildiğimiz şekilde yapılan haksızlıkları çevremize anlatmaya çalışıyorduk. Gün yoktu ki, olaysız ve habersiz geçsin. O nedenle 'direniş' ansızın patladı, demek çok da doğru bir ifade değil. 'Direniş' aslında uzun zamandır bireylerin bilinci dışında aramızdaki düşünce ağında gelişiyor, büyüyordu.

Yine tam bu zamanda ortaya çıkması da

2012-06-12

biraz hesaplaşma biraz hatıra

Muhteşem bir şey yapıyorum.
Bilgisayarımı temizliyorum, dosyalarımı sınıflandırıyorum. Kendimi bildim bileli bir şeyleri sınıflandırmaya bayılırım. Bu özelliğim kimi zaman takdir konusu kimi zaman eleştiri konusu olur. Eşya sınıflandırdığımda mutlu olurlar. Annemin odamı topladığımda yüzünde oluşan rahatlık ifadesinden herhangi bir ders kapsamında yapılan kavram sınıflandırmasına değin her türlü düzenleme eylemi insanları mutlu kılar. Ne zaman eleştirilirim? Tabii ki de insan sınıflandırdığımda.
Bu ayıp mıdır? Bilmem.

E hali hazırda sınıflar varken neden sınıflandırmayayım ki? Ayrıca kimse yetenekler konusunda eşit değilken neden ayıp olsun?

Her neyse. Konu bu değil. Ben bu sınıflandırma ayinlerini yaparken geçmişime dair çok ilginç düşüncelerle, yazılarla, hatıralarla karşılaşırım. İşte onlardan biri.
Yaklaşık iki sene önce, Önder Kaya adlı bir tarihçinin Cihan Payitahtı İstanbul adlı şehir tarihi anlatan eserini okumuştum. Sınav sonrası yaptığım en güzel ve hatırda kalıcı aktivitelerden biriydi. Kitapta okuduğum İstanbul'un tarihi beni o kadar etkilemiş ki gezilecek yerler diye bir liste çıkartmışım. Ama elbette gezmemişim!
Sanırım bu yaz beynimi sarmalayan iki araştırma konusunun muhteşem bir kaçamağı olabilir bu mekanlar.

İşte liste. Belki siz de gezmek istersiniz...


2012-03-24

sade bir vatandaş dahi düşünce suçlusu olabiliyorsa...

...orada bir problem var demektir.
Biliyorum, bu yazının yeri belki burası değil. Bu blog bilimsel ve sanatsal konuları işlemekle yükümlü; fakat şu da bir gerçek ki bilim ve sanat ancak fikir özgürlüğünün olduğu bir ülkede yapılabilir. Benim tek amacım insanları lisans günlüğüm yoluyla bilgilendirmek değil, aynı zamanda bu seneleri aşarken yaşadıklarımı ve tanık olduklarımı aktarabilmek.

Gayet sade bir vatandaş olup senelerce ülkesine bir tıp uzmanı olarak hizmet etmiş ve hala eden, cumhuriyetçi ve hali hazırdaki hükümeti zaten sevmediğini hiç de küfür falan içermeyen yorumlarıyla dile getiren babamı; fetullah gülenin ODA TV sitesinde kendi hakkında yorum yapan "vatandaşlara" açtığı soruşturma kapsamında emniyete çağırdılar ve ifadesini aldılar.

Evet, tüm söyleyeceğim bundan ibaret. Benzer soruşturma 39-40 kişiye daha yapılmış durumda. Gülen bu insanların avukatlarına özür dilemesi durumunda davadan vazgeçeceğini bildirmiş (! sağ olsun, ama var olmasın). Aksi takdirde dosyalar savcılığa gönderilmiş durumda. Böylesi bir durum da sicilde 5 yıl kalıyormuş.

Şimdi, bunları hep televizyonlardan duymuş biri olarak bunu direkt evimin içinde yaşamış olmak ayrı bir şaşkınlık yaratıcı durum. Çünkü babam yanlış yapıldığını düşündüklerini öyle avaz avaz bağıran bir adam değil, (ki ben avaz avaz bağrılmasını sonuna dek destekliyorum. Düşünün o bağırmayanlar olmasaydı, şimdi ne durumda olurduk? Şahsen ben babamdan farklı olarak avaz avaz da bağırıyorum.)

Sadece ama sadece fikrini belirttiği için soruşturma açmak. ki ne ironiktir, açan ülkemizde bile değil. ki daha da ironiktir ki devlet böyle bir durum karşısında vatandaşını bile koruyamıyor.

Bir de, ben açanın amacının ne olduğunu kavrayamadım. Kimi arkadaşlarım bu duruma "ego tatmini" dediler. Benim şahsi kanaatim, kendileri gibi dusunmeyen vatandaşları korkutmak.
Sağ olsunlar, durumu bir google'ladım. 'Büyük gazeteleri'miz haberi haber yapmaya tenezzül etmemişler. Tek Ulusal Kanal'da haber edilmiş konu.

Ha bir de, dikkatli olun.
Big Brother is watching you.

2011-11-09

karalamaca

Uzun zaman yazmayınca geri dönmesi zor oluyor. Bu durumu bu meşgul hayatımda birden fazla kez tecrübeleyerek öğrendim. Bahsedecek çok şeyimin olup bahsedecek vakte sahip olmamam kilit noktası. Evet, ne yazık ki şu sıralar lisans günlüğü tutamıyorum.

Garip bir şekilde bu dönem hiç düşünmediğim kadar yoğunum. Üstelik bu yoğunluk fikrimce tavan yapmış değil! Kısacası bu tarz bir paradoksun içinde dönüp dolaşıyorum. Aldığım kredi sayısı sadece 23! Pazartesi sabahtan, perşembe 10'dan sonra dersim yok. Neredeyse bir günüm boş ve nasıl bu kadar yoğun olduğuma yaklaşık bir aydır anlam veremiyorum. İşin aslı her bir dersin ders yükünün fazla olması ya da bazen benim kendime ders yükü çıkartıyor olmam ve elbette ders dışı etkinliklerim!

Şunu belirtmem gerekiyor ki ders dışı etkinlikler konusunda olması gereken bir metamorfoza girmek üzereyim. Bazı şeyler konusunda hevesimi epeyce aldığımı düşünüyorum ki artık bana epey ağır geliyor yapması ve oturup fizik anlamak/denemek varken bunlarla zaman geçirmek vicdanımda derin çukurlar oluşturuyor, örneğin bir şeylere başkanlık/liderlik etmeye çalışmak gibi. Üniversiteye girmeden önce bir şeyler kurmayı aklımdan geçirmeyeceğim bir yerlere gitmeyi aklıma koymuştum. Bu seçimimde çok başarılı olamasam da konu hakkındaki umursamazlığım sonuna dek sürüyor! Sevdiğim şeylere ve doğal olarak kendime daha fazla vakit ayırmak için toplumsal anlamda sorumsuz olmayı kabul ediyorum. Anlaştık.

Acayip bir C hocam var. Programlama konuları benim için her zaman fiziksel konular arkasında olmasına karşın, kendisi bana bilgisayar işlemcisine komut verebilmenin ne kadar mükemmel bir iş olduğunu gösterdi! Artık MSDOS komut penceresini açtığımda kendimi sadece siyah-beyaz bir ekrana sayılar giriyormuş gibi değil de bu bilgisayarın aklını yönetebiliyormuş gibi hissediyorum. itü'nün kalıplaşmış bazı derslerine (sözümona BIL104 ki çok şanslı olup almadığım için arkadaşlara verilen ödevlerden ve ders işleme tarzlarından biliyorum) devrim niteliğinde bakış açısıyla girdi derse. En başında amacını, niyetini büyük sözlerle anlatan hocaları seviyorum. En azından derse vereceğim haftaların değerli olacağına dair inancım artıyor. O dersin sonunda değişeceğimi biliyorum! Tüm olay da bu değil mi zaten? Değişmek ve değişmemek..

Bu kadar övdüm durdum; ama kafanızda somut bir şey canlanmadı biliyorum. Hoca TI'da çalışmış ve C dersini işlemci tasarlamış, yapmış ve kullanmış bir insandan dinlemek gerçekten ayrı bir zevkmiş. Diğer derslerle olan farkı şuradan biliyorum, bizim ilk ödevimiz C ile bir Pişti programı yazmaktı ki dönemin 5. haftasında verilmiş olmakla beraber o sırada temel her şeyi (pointers dahil olmak üzere bir miktar veri yapıları ve stack gibi hafıza birimleri + bilgisayarın hafızasının gerçekten nasıl çalıştığını kavratacak kavramlar) bitirmiştik. Bu sırada 104 alan arkadaşların ödevi ise basit toplama/çıkartma/bölme/çarpma işlemi yapan program yazmaktı!

Bunu keyfime anlatmıyorum. Problem şu ki, okula 2010'dan itibaren girmiş Elektronik öğrencileri (ki aslında onlar EHB öğrencileri) ile bir sene önce girmiş Elektronik öğrencileri (ki onlar EHB öğrencileri değil) aynı programlama yetisine sahip şekilde yetiştirilmiyorlar. Çünkü ikinci sırada olanlar dediğim ve tüm okuldaki tüm bölümlere verilen C dersini alıyorlar, (104). Benim anlam veremediğim elektronik gibi programlamayla iç içe olacak bir bölüme o kadar sene nasıl hiç düşünmeden 104 dersini vermişler, bu. Benzer durumlar tüm lisans hayatımız için geçerli. Zorunlu Numerical Methods, Data Structure derslerimiz, ilk defa bizimle lisansa verilmeye başlanan Theory of Complex Functions dersi. Kim bilir daha nelerle karşılaşacağım?

Sıradışı kod yazdığımı düşünmüyorum, sadece istekli olarak bu işi öğreniyorum. Zaten ilk programlama deneyimim de değil. İlk programımı Python'da yazmıştım, US'teyken. İşte o programla gurur duyuyorum. Ancak dönüp baktığımda bilgisayar bilimi açısından değil de astronomi açısından müthiş bir program olduğunu da fark etmiyor değilim. Cebirsel bir metod olan yörünge hesaplamada Gauss yöntemini öğrenmiştik, amaç bu yöntemi verdiğimiz datalara uygulayacak olan bir program yazmaktı. Bu programa image processing datalarımızı dahi eklemiştik! Programın sonunda verdiği ise orbit elemanlarıydı. Kocaman bir hesaplama programı yazmıştım kısacası.
Herkes bana ilk C'yi öğrenmek gerek, en temel dil o, falan demişti; ancak ben şans eseri öğrendiğim sıralamadan epey memnunum. Sanırım ilk C ile karşılaşsaydım snytax'ı içinde kaybolurdum. Python baktığınızda anlaması çok kolay bir dil. Nesne tabanlı diller hakkında henüz çok detaylı bilgim yok, temel kavramlarını biliyorum sadece, o nedenle Python'un nasıl çalıştığına dair burada pek bilgi veremeyeceğim şu anda, ancak görüldüğü üzere nasıl çalıştığını bilmeden sadece syntax'ını öğrenerek epey kod yazmışlığım var. İşin aslı klasik bir cümle olacak ama algoritma mantığını oturtmak. Bu gerçekten elinizle bir problem çözmeye kalkıştığınızda dahi işe yarayan bir mantık. Size adım adım ilerlemenizi öğütleyen bir mantık. O nedenle syntax'ı karışık olmayan bir dille bu mantığı oturtmak ardından ikinci bir programlama diline geçmek çok mantıklı geliyor bana. C'yi geçen sene kulüplerde verilen eğitimlerde görmeye başlayınca problem çekmeden ısınıvermiştim. Bu dönem ise aslında dilin bilgisayarla etkileşimini öğreniyorum temel olarak.

Merak edenlere Python'da yazdığım kodu atabilirim, biraz visual öğrendiğimde bu yazdığım kodun renkli ve hareket edenini yazmayı planlıyorum.
Python'u aşağıdaki linkten indirebilirsiniz,
Bir iki hoş eklentiden sonra da Pisti programımın exe.sini paylaşacağım.

Ha tabi nereden nereye geldik? Ama zaten hep böyle oluyor.
Giderayak bir parçacık fiziği yazısı linki vereyim. Hoşuma gittiğini belirmeliyim. Deneysel fizikçi olmak zor.

iyi çalışmalar.

2011-09-25

debdebe

Oldukça bürokratik geçen bir haftadan sonra tekrar buradayım. Biraz parçalanmış, dökülmüş ve bezmiş halde olsam da hala yaşıyorum.

Çoğu liseli üniversiteye başlamadan önce kafasında çap/double hayalleriyle başlar. Bunu gözlemlerimden biliyorum. Demek istediğim o ki, yapmayın. Bu konularda hayal kurmayın. Zamanınızı boşa harcıyorsunuz. Hatta çoğu ilk sınıf öğrencisi de ortalama yüksek gidiyorsa kafasında çap hayalini kurar. Her şey mükemmeldir o hayalde. Dersler hiç problem olmadan programa oturur, [zamanları kafada belirlenen dersler!] kişi öyle bir ders izlencesi çıkartır ki gerçekten iki bölüm dört senede bitebilecek sanır. 

Özellikle de büyük bir okulda okuyorsanız [populasyon anlamında büyüklükten bahsediyorum], ders programlarıyla ilgili kafanızda en ufak bir şey kurmayın. Önce bırakın "gerçek" ders programları bir açıklansın. Bir görün bakın iki ayrı fakültenin ders programları nasıl çakışıyor ve sizin zorunlu dersinizi almanız için bin dereden su getirmeniz gerektiğini anlayın. Ders zamanlarını değiştirmeniz gerekecek, bu herkese uymayacak, herkese uyan bir program yapılmaya çalışılacak. Bu program bölüm başkanlıklarından onay alacak. Bir de tabii sonra üniversitenin genel ders seçme kurumuna yönlenecek.

Sonra siz buralarda uğraşırken işini yapmayan insanlarla karşılaşacaksınız, daha bir deli olacaksınız. Nasıl mı? Şöyle, iki bölüm okuyan bir öğrenci olarak okulda bürokratik işlemlerde önceliğim var. Bunun için kontenjanı dolmuş bir ders programıma uyuyorsa ve başka ihtimal yoksa derse kayıt olabiliyorum. Ama her nedense konuyla ilgilenen kişiler benden öncelikle ikinci ana dalımın danışmanından yazılı belge istiyorlar. Hoca neden böyle bir belge istediklerini sorgulasa da belgeyi imzalayıp veriyor. Ben bununla otomasyona gidiyorum ve ders kayıtlarıyla ilgilenen bayana yönlendiriliyorum. Bayan belgeye bakıyor ve kontenjan dolmuşsa bir şey yapamam diyor. Konuyla ilgili ilk tecrübem olduğu için üstelemiyorum. Bir sonraki gün bir daha gidiyorum. Bayanın üstündeki kişiyi bulup durumu ona anlatıyorum. Bana benim gönderdiğimi söyle diyor. Gidiyorum aynen söylüyorum, o tembel bayanımız tıpış tıpış kontenjanı dolmuş derse beni yerleştiriyor.

Ben diyorum, devlet üniversitelerini batıranlar memurlar. Ne idüğü belirsiz adamı devlet gelip üniversiteye sokarsa olacağı budur. Ne halimizden anlıyorlar ne doğru düzgün iş yapıyorlar. Ha kimi var, anlayışlı oluyor. Fakat bu durum üniversiteye yakışmayan insanların üniversitede çalıştığı gerçeğini değiştirmiyor.

Böyle birkaç stresli günden sonra sonunda kitaplarıma gömülebildim. Dönemin birkaç baş tacı kitabı var. Hepsinin resmini şu an için koyamıyorum. Ama aşağıdaki seçme sizin için. Siz de üniversitede üçüncü yarı yılınızı okuyorsanız, belki size de yardımcı olurlar.




2011-09-08

değişmesini beklemeyin, siz değiştirin!

itü'ye ilk geldiğim sıralar itü'nün yapısına alışmaya çalışıyordum. Aslında çalışmıyordum. Yapısına alışmaya direniyordum. İyi ki de yapmışım. Küçüklükten yanlışı gördüğü anda söyleyen bir karakter olarak yetiştirildim. Kafama yatmayan bir durum gördüm mü beni rahatsız etmeye başlar.

Beş yılınızı geçirdiğiniz ve sistemini tanıdığınız, elinizden geldiğince değişiklikler yaptığınız bir okuldan çıkıp hiç tanımadığınız bir okula geliyorsunuz. Elime bu yadırgamayı yaşamayacağım bir fırsat da verilmişti üstelik; lisemin üniversitesine devam edebilirdim. Vakfı tanıyorum, hocaların adlarının geçtiği sohbetlerde bulunmuşum falan filan, hatta birçok hocayla da tanışmışım! Hayır farklı yerleri denemeliyim, alışık olmadığım ortamlara adapte olup olamayacağımı test etmeliyim, dedim ve itü hayatıma böyle girdi. Bu okula bu bilinçle gelmeme karşın çok zor anlar yaşadım.

2010 güzüydü. Işık Okulları Taksim İstiklal'de Cumhuriyet Bayramı anısına yürüyüş düzenledi. Bundan haberi olan ben de elbette ön sıralarda yerimi aldım, elimde bayrak. O gün orada görüş açımı bir anda olması gerektiği yere çeviren önemli bir anı kaydettim. Lisemin eski hocalarından Ergun Hoca'yla konuşurken itü'den memnuniyetsizliğimi dile getirdiğimde hocam bana kendim hakkımda o sırada hiçe saydığım önemli bir özelliğimi hatırlattı. Dedi ki, Ceren itü seni değiştirmesin, sen itü'yü değiştir.

Sanırım her hoca onun gibi olabilmelidir; çünkü bu söz bana o anın üzerinden aylar geçse de hala destek oluyor, ben kendimi itü'nün telaşlı kalabalığı içinde kaybettikçe kendimi bana hatırlatıyor. Ondan sonra kaçmaktan vazgeçtim. Başka bir üniversiteye, hayatımı üzerine kurduğum bölüme, yurt dışına ve daha nicesine kaçmaktan vazgeçtim. Bu süre içerisine tek eksikliğin itü'de olmadığını, itü'de olduğu kadar diğer üniversitelerin de problemli olduklarını fark ettim. Bu bir avantaj-dezavantaj meselesiydi. Üniversitelere artı ve eksileriyle bir şekilde birbirlerini dengeliyordu.

İnsan soğukkanlılığını koruyunca daha aklı selimle düşünüyor. Ben de geleceğim hakkında ettiğim telaşları bir kenara bırakıp itü'nün etinden sütünden nasıl faydalanırım, bir yandan da nasıl gözümde gördüğüm eksileri düzeltmeye çalışabilirim diye düşünmeye başladım. itü'ye ısınma süreci böyle başladı.

Neden tüm bunları anlatıyorum? Dün başımdan bir olay geçti. İşin iç yüzünü bilmediğimde beni üzen ama neler olup bittiğini anladığımda beni ilginç bir şekilde mutlu hissettiren bir olay.
itü çap yönetmeliğinde bazı üzerinde düşünülmesi gereken kurallar var. Bunlardan biri, başvuru yapabilmek için sınıfının yüzde yirmisi içinde olma zorunluluğu. Benim sınıfım 7 kişiden oluşuyor; çünkü hazırlığı geçebilen EHB'ciler sadece bu kadardı. Doğal olarak sınıfımın yüzde yirmisi içinde olabilmek için en kötü ihtimalle 1,4. olmam gerekiyor. Şimdi bunun nasıl bir problem olduğunu daha detaylı açacağım.

Aynı şekilde dün çap sonuçları açıklandı. Sonucu zaten bekliyordum. Daha farklı olabilmesinin imkanı yoktu. Çünkü okuldaki en yüksek ortalamaya sahiptim, ilk senemde aldığım kredi sayısı 45'i geçikti. Neden problem olsun ki? Nitekim sonuçlar açıklandı ve kazanmıştım. [Bu sonucu görmenin benim için ayrı bir önemi vardı. Ne yazık ki insanların bunu anlayabilmesi için bir sene içinde ne gibi düşünceler içinden geçtiğimi, ne gibi fırtınalara tutulduğumu ve daha nicesi beni etkileyen olaylar ve durumlar zincirini bilmesi gerekir. Ama siz sinekler hiç merak etmeyin, soktuğunuz yerlerde oluşturduğunuz yaralar çoktan kapandı ve ne yazık ki canımı acıtamıyorsunuz, artık.]
Garip sevincim çok fazla sürmedi. Hemen ardından rektörle görüştüğümde bana çap değerlendirme sürecinde çap'ımda bir problem çıktığını ve bu konuyla ilgili ona danıştıklarını söyledi. Ne olabilirdi ki? Başvurumda ne yanlıştı? Komisyon ne konuda başarısız bulabilirdi ki beni sadece transkriptime bakarak?!

Sonradan konuştuğumuzda ortaya çıktı ki, değerlendiren komisyon bu kurallardan birine takılmıştı. Sınıfımdaki bir arkadaşımla notlarımızın aynı olmasına rağmen kendisi benden daha fazla ders alıp aynı sürede daha fazla kredi topladığı için ben ikinci olarak gözüküyordum. Bu durumda ben sınıfımın yüzde yirmisinde değildim. Ne olacaktı? Beni kabul edecekler miydi?

Bunu böyle düşünmek yeterince salakça. Lafı uzatmadan devam edersek, rektör kendisine sorulduğunda böyle bir durumun söz konusu bile olamayacağını ve kuralın anlamsızlığını komisyona bildirmişti. Tabii bu durum gelip beni buldu. Şanssız mıyım? Aslında hayır. Çünkü her ne kadar sürecin bazı aşamaları üzücü olabilse de, benim yaşadığım bu durumdan dolayı çap yönetmeliğinin anlamsızlığı ortaya çıktı. Hocanın bana bildirdiğine göre yaşadıkları bu olay komisyonun ufkunu açmış durumdaymış; sınıfın bilmem kaçında olması gerektiği gibi bir kural bundan sonra yönetmelikte olmayacağı gibi, sanırım itü çift ana dal imkanını not ortalaması dışına çıkartacak. İkinci bir dalı da kaldırabileceğini düşünen her öğrenci istediği alandan çap isteyebilecek ve başarılı olduğu müddetçe çift ana dalına dokunulmayacak.

Bunlar sayılarla değerlendirmeye alışmış ülkemiz için önemli adımlar. Çap bu işin sadece bir kısmı. Bölümler arası geçişlerin kolaylaştırılması belki de çaptan daha önemli.

Uzun lafın kısası, ben şu anda Olympos'ta bütün yaz çalıştığım tatilin keyfini çıkartıyorum. Yaşadığım bazı olaylardan dolayı canım sıkkın değil, aksine itü'yü değiştirebildiğimi gördükçe seviniyorum. Nereye gidersem gideyim, bu böyle olacaktı. Nereye gidersem gideyim gözlerim eksikleri görecek ve üzerine gidecekti. Sözüm bu anlattıklarımı itü'yü yermede kullananlara. Sizin okullarınız da pek farklı değil.

Birileri problemlerin okul bazlı değil de eğitim teorisi ve sistemi bazlı olduğunu anladığında yaşadığımız bu yer değişecek. O zamana kadar değişen siz olur musunuz bilmem ama, değişmeyen ve değiştirenlerden biri ben olacağım.

herkese bol sorulu vakitler

2011-08-27

soyulmuş bir beyaz cüce

Burs başvuruları benim gibi bir insan için tam bir kabus. Özellikle de planımı yapmış ve zamanları beklerken KYK'nın ara sınıflar için başvuruları ağustosun başında kapatmış olduğu gerçeğini öğrendiğim zaman daha da zorlaştı. Buradan en azından harç kredisi almayı bekliyordum, çünkü harcım  700 küsür lira.
Evet, YÖK geçen dönem ingilizce bölümleri türkçe bölümlere göre iki katı ücrete çıkardı. EHB'de yüzde 30 ingilizceyle bölüm okuyan arkadaşlar 350 civarı bir ücret verirken, ben 700. Özel okul ücretlerine yaklaşıyoruz.

Ortadaki mavi rengiyle gösterilmiş RF dalgaları yayan pulsar temsili, etrafında dönen kristal olduğu düşünülen gezegen temsili ve şu kenarına sarıyla kontor atılmış gibi duran da bizim güneşimizin temsili, uzaklığı algılayabilmek adına bu şekilde çizilmiş

Böyle kendime burs bulmaya çabalarken, bir baktım bir grup astronom gezegen keşfetmiş. Sıradan bir gezegen de değil, elmastan oluştuğu düşünülen bir gezegen!
Dikkatimi daha da odaklayan diğer bilgi, ekipteki bir kişinin Almanya'dan bir radyoastronom olması. Evet, son zamanlarda gözde uğraşlarımdan biri, radyoastronomi.
Gelelim gezegene, kendisinin bir pulsar etrafında döndüğü biliniyor. Nitekim gezegen de pulsardan yola çıkılarak bulunmuş. Pulsarın gönderdiği sinyallerden yörüngesindeki bir cismin çekimine maruz kaldığı anlaşılmış. Zaten gezegenle de ilgili birçok bilgi (gezegen-pulsar arası uzaklık, orbit süresi, tahmini yarıçapı gibi) buradan elde edilmiş.

Gezegenin daha önceden büyük bir yıldız olarak pulsara bir kısım materyalini kaptırdığını ve geriye kalanın şu andaki hali olduğu söyleniyor. Kütlesinin yaklaşık olarak %99.9'unu ve dıştaki tüm katmanlarını yitirmiş. Bu nedenle onu soyulmuş bir beyaz cüce diyerek de tarif etmişler! Kalan parçalar yani şu anda bizim algılayabildiğimiz gezegenin kendisinin çoğunlukla karbon ve oksijenden oluştuğu bildiriliyor. Hidrojen ve helyumun yokluğu zaten gezegenin hafifliğini üzerinden alıyor; ve geriye oldukça yoğun bir kütle kalıyor. Bu yüzden de şu anda kristal yapısında olabileceğini söylüyorlar. Yani, koca bir elmas olabilir!

Bu arada ben de pulsarlara meraklıyım. Bu hikayemizdeki pulsar 5.7 milisaniye'lik bir dönme periyotuna sahip.  Her 5.7 ms'de etrafına bir sinyal yayıyor. Pulsar nedir diyenler için, dönüşünden dolayı radyo sinyalleri yayan astronomik yapılar. Dünya'daki büyük antenlerle dinlenebiliyorlar ki bu da radyoastronominin konusu oluyor.

İşte birkaç detaylı kaynak:

not. resmini gördüğünüz çanak anten de 64 m çapına sahip. çok hoş değil mi?

2011-08-21

NTVBLM'i hatırlamak

NTVBLM, özellikle Bilim Teknik'in Darwin skandalından sonra düzenli olarak aldığım bir popüler bilim dergisi olmuştu. Okudukça kendini daha da okutturdu.

Bu dergiyle daha alakalı oldukça onu daha yakından tanıma fırsatı da buldum. Aktif bir ekibi vardı. Dergi eleştirileri kabul etme, objektif bir şekilde bu eleştirileri yayınlama ve kendi kendini okuyucu isteğine göre düzeltme özelliklerine sahipti. Kısacası, yenilikçi bir dergiydi.

Lisedeyken yaptığım çok basit bir deneyi birkaç tarihi bilgiyle birleştirip popüler bir yazı oluşturdum ve NTVBLM'e gönderdim. Kabul gördü ve Ekim sayısında basıldı. Bu deneyin düzeneğini şu anda iyileştirmeye çalışıyorum.

2011-08-13

Hürriyet'in Basın Ahlaksızlığı

Bu konunun lisansla bir ilişkisi yok; fakat bu olayı yaşadıktan sonra yaşadıklarımı hep paylaşmak istemiştim. İşte geliyor.

18 yaşımda yaptığım projeyle İsveç'e Türkiye'yi temsile gittim ve burada Stockholm Junior Water Prize'ı aldım. İşte ondan sonra acılı süreç başladı. Bu durum bana Türkiye ve Avrupa'daki haber yansıtışını karşılaşmak için çok iyi bir fırsat oldu.

Ödül töreni [yani sonuçlar açıklanmadan] öncesinde iki muhabir gelip benimle görüşme yapmışlardı. Bunlardan birinin hem NTVMSNBC hem de Cumhuriyet'e haber veren biri olduğunu biliyorum; diğeri hakkında çok bilgim yoktu. Onun dışında bir diğer muhabir de ödülü aldıktan sonra belirdi. Onun kimin nesi olduğunu hiç bilmiyorum. Konuşmalarımız muhabirlerin kendi kayıt cihazları yoluyla kayıt altına alındı ve tüm konuşma şu şekildeydi:
(tüm konuşmalar kabaca)
-Ödülü bekliyor musun?
-Herhangi bir ödül beklentim yok. Olabilir ya da olmayabilir, buraya gelmek ve ülkemi temsil etmek önemliydi. [sanırım burada şöyle bir şey de dedim, jüriyle görüşmem iyi geçti ama ne olacağı belli olmaz]
-Daha önce başka ödül kazandın mı?
-Evet, bir ay kadar önce daha önce hazırladığım bir projeyle yine uluslar arası bir yarışma olan First Step to Nobel Prize in Physics ödülünü aldığımı öğrendim. Onun dışında Tübitak'tan bir teşvik ödülüm var.
[kışkırtma amaçlı kısımları başlıyor]
-Ceren, projen TÜBİTAK'ın yarışmasında yarı finalde birinci olarak finale geçti; fakat finalde hiçbir ödüle layık görülmedi. Sen DSİ yoluyla bu yarışmada Türkiye'yi temsile seçildin. 
-Evet, ben Tübitak'ın düzenlediği yarışmaya üç senedir farklı projelerle katılıyorum, sadece teşvik ödülü alabildim.
-Kimlere teşekkür etmek istersin?
-Fizik hocama lise boyunca katkısından dolayı teşekkür ederim.
[proje detayı] ve son olarak
-Projenin nerede hayata geçirilmesini istersin [tarzında bir soru gelmişti.]

Ben de doğal olarak elbette öyle bir imkan olursa ülkemde olmasını isterim demiştim. Ülkemde desteklendiğim sürece bir problem yok ki! Problem destek konusunda.

Her neyse işte böyle bir konuşmadan sonra, Hürriyet'te söylemediğim tonla laf haber olarak basıldı. Ben o konuşmada Tübitak'ı iğneleyici bir söz etmedim. Düşündürücü buluyorum demedim, hele hele NOBEL'İ ALIRIM TAMAMEN SAFSATA! Ben hayatımda böyle bir söz sarf etmedim ama üzerimden sansasyonel haber yaptılar resmen. Şikayet etmeye çalıştığımda da yorumlarımı bile yayımlamadılar haber altında. Birinciliği ben alacağım diye bir söz söylemedim, ödülün bana verildiği zaman zaten yeterince şaşırmıştım. Ödül öncesi benimle konuşan herkese, beklemiyorum, bir kere burası su konusunu öne alan bir yarışma ve benim projem enerji odaklı, kazandığı nokta ayrıca çevresel olması, deyip durdum.


Beni tanıyan biri öyle bir konuşma yapmayacağımı bilir, nitekim öyle oldu da. Türkiye'ye döndüğümde insanları haberden dolayı şaşırmış buldum.
Öte yandan bu basınla iç içe geçen dönemimde [bir de ödül sonrası bir aylık bir dönem var], Osman İkiz'in NTVMSNBC ve Cumhuriyet'e verdiği doğru haberler için çok teşekkür ederim. Kendisiyle gerçekten güzel bir sohbet etmiştik.


Laf arasında bu süreç içerisinde de okuluma da kızdım. Her ne kadar Tübitak'ın uluslar arası yarışmalarda ödül alanlara verdiği ek öss puanı hiçbir şekilde umurumda olmasa da, okulum bu konuda çok istekliydi. Aslında o durum da tamamen bir facia.
SJWP Türkiye ayağı, Tübitak'ın desteklediği ama DSİ'nin yürüttüğü bir yarışma. O dönemde Tübitak DSİ'nin hazırladığı jürinin finaldeki projeleri gözlemlemesine izin vermişti ve DSİ de projesini seçmekle görevliydi. DSİ'nin bu konuda artı bir ekonomik harcamaya girmesine gerek olmuyordu. Çünkü zaten İsveç hükümeti karşılıyordu gidiş-geliş ve barınma harcamalarımızı. DSİ sadece projeyi seçiyordu, Tübitak'ta kendi yarışmasının kullanılmasına izin veriyordu.
Ödül sonrasında DSİ'den öğrendiğime göre, DSİ ve TÜBİTAK bu yarışma için anlaşma yaparken birincilik durumunda ek öss puan verilmesi konusunu konuşmamışlardı. Neden? Çünkü DSİ'nin belirttiğine göre açık bir şekilde zaten ödül alamayacağımız düşünülüyordu. [Herkesi şaşırtmayı başarmıştım, evet.] Tübitak da durumu pek umursamıyordu, dolayısıyla. Her şey bende patladı.
Ben ek puan alamamayı umursamadım; fakat okulum umursadı, [çünkü akademik başarı derdi olan bir okuldu] ve basın yoluyla Tübitak'a gönderme yapmak istediler. Bu yüzden o dönemde arada kalan hep ben oldum.

Kişisel olarak hep belirttiğim gibi Tübitak'ın bütününe kızgın olamam, olursam ancak benim dönemimde ortaöğretim proje yarışmasıyla sorumlu kişilerine ve jürilerine kızgın olabilirim. Olay bundan ibaret.

Ha tabii daha sonradan duyduğuma göre Tübitak "güya benim söylediğim laflar"a kızıp bu yarışmayı desteklemekten de çekilmiş. Ne kadar doğru bilmiyorum.

Bu süre içerisinde en hoşuma giden anılardan biri, ödülü aldığım gibi İsveç basınından iki kişi gelip bana bir metin gösterdi. Bunu izniniz varsa gazetelerde yayımlamayı düşünüyoruz, dediler. Benim söylemem gereken bir sözdü, proje özetimi ve jüri değerlendirmesini okuyup yazılmış olduğu belliydi. Son cümlesini daha açık hale getirdim, evet yayınlayabilirsiniz bu şekilde dedim. Teşekkür ettiler ve İsveç gazetelerinde ağzımdan tek o metin yayınlandı.

Türkiye ayağında ise en doğru ve en eğlenceli kısım radyo yayınları ve canlı olarak çıktığım Kanal 24'teki gece programı oldu. Her şey benim aktardığım gibiydi.

2011-08-12

Bilimsel Etik

Surely You're Joking Mr Feynman, şu anda lisans dönemimin ikinci döneminde epey uğradığım bir kafede bitti.

".. So I have just one wish for you- the good luck to be somewhere where you are free to maintain the kind of integrity I have described, and where you do not feel forced by a need to maintain your position in the organization, or financial support, or so on, to lose your integrity. May you have that freedom."
Kitabın son bölümünün Feynman'ın deyişiyle cargo-cult science'a ayrılmış olması, daha açık bir deyişle bilimde etiksel problemlerden konuşması beklemediğim bir sondu. Lisede projelerle ve bu projelerim yüzünden TÜBİTAK'ın şu garip işlerin döndüğü ortaöğretim öğrencileri arası proje yarışmalarıyla ilgilenmiştim. Bu yarışmalarda dönmeyen iş yok. Üç sene gerek yarı-final gerek finallerinde bulunarak bunu tecrübeledim. O dönemlerde bilimde etiğe dair herhangi özel bilgim yoktu. Bu konu hakkındaki müthiş örneklerden de haberim yoktu, [çoğunu ilk dönemimde aldığım Engineering Ethics dersinde ve o derste incelediğimiz bir kitaptan öğrendim].
Tübitak'ın proje yarışmaları hakkında zamanında epey yazı yazdım. Kim bilir belki burada da yayınlarım.
Aldığım derste ilginç örneklerden bahsettik. Örneğin, daha önceden sahte konferansların düzenlendiğini ve kimi "bilim insanları"nın buralara abuk subuk paperlar gönderdiklerini bilmiyordum. İşte konu hakkında okuyabileceğiniz bir yazı, Matematik Dünyası dergisinden.
Ya da Türkiye'de yaşanan diğer bir örnek, Tübitak'ın verdiği paper yayınlama parasından daha çok nasiplenmek adına çalışmanın başlığını ve sonuçlar kısmında değişiklikler yapıp aynı konuyu farklı bir kimliğe sokup başka bir dergide yayımlamak. Bunu yapan akademisyen TOBB Üniversitesi'nde EE Departmanı'nda olmalıydı, yanlış hatırlamıyorsam.
Ya da Japonya'da Tokyo Üniversitesi'ne NASA'dan bir astronot olarak kendini tanıtan ve bu şekilde insanları kandıran Türk de diğer bir örnek olabilir bilimsel etik anlayışına ne kadar sahip olduğumuza dair.

Beni konu hakkında daha profesyonel düşünmeye iten kitap ise David Resnik'in Bilim Eğiti adlı kitabı. Bu kitapta tarihte sergilenmiş birçok etiksel probleme örnek bulabilirsiniz. Hatta daha güzeli kitabın son kısmını etiksel vakaalara ayırmış olması. Size bir durum anlatıyor ve çözüm bulmanızı istiyor. Siz de konu üzerinde uygulama yapmaya fırsat buluyorsunuz.
Bu kitabı bir çalışma titizliğiyle okumuştum ve o dönemde bir etik dersinin nasıl işlenmesi gerektiğiyle ilgili birçok düşünce geliştirmiştim.

Konuyla ilgili bir teorim: Bence etik dersleri uygulama tabanlı olmalı. Eğitmen en başlangıçta elinde tarih içerisinde gerçekleşmiş ve hala gerçekleşen vakaalardan yola çıkarak hazırlanmış vakaa kurgularını gruplara dağıtmalı. Herkes elindeki kurgudaki etiksel bir problem işlemek üzere olan karaktere bürünmeli ve durum hakkında bir çözüm geliştirmelidir. Sonunda da sorununu ve çözümünü tüm sınıfla paylaşmalıdır. Öğrencinin geliştirdiği çözümü sınıf kabul eder ya da yetersiz bulur. Aynı zamanda konuyla ilgili tarihsel süreci takip edebilmek için vakaalar sunumlar şeklinde işlenebilir, sınıf içinde tartışılabilir.

2011-08-11

1. dönem kimya labı skandalı

Evet, ilk dönemim tam bir felaketti. Bu kadar fazla sorunu bir arada yaşayabilmiş olmam sorunları üzerime toplamada epey başarılı olduğumu gösteriyor. Kimse lisans hayatına böyle başlamak istemez. Neyse ki sonra barıştık.

İlk dönem oldukça yüklü bir programım vardı. 8 ders + 2 lab. Neredeyse sürekli okuldaydım. Ama liseden yeni çıkmış biri için bu oldukça "free" bir program. Sadece zevkine çarşamba günü sabahına iki haftada bir olan kimya labını koymuştum. Kısacası iki haftada bir sabahları okula gitmiyordum. Müthiş! [O sıralar okula ders dışında gitme durumum yoktu, zaten problemliydim de.]

İlk labım gayet iyi geçti. Deneyi yaptık, ki deney lideri bendim ve sabunu yaptık. Hem de hoca çok beğendi. Quizim de gayet iyi geçmişti. Bu nedenle sonuçlar açıklandığında şoka uğradım, 55. Neden???
Quiz 40 üzerinden, deney yapmak da 60 üzerindendi. Acaba Sadece deneyler mi belli olmuştu? Diğer laba gittiğim gibi bunu sordum. Hayır, orada hepsi yazar dedi. O zaman hocam dedim, ben yüksek bir not bekliyordum, neden 55 dedim. [Geçen sefer de o hoca yaptırmış deneyi].
Bilmiyorum dedi bir grup kopya çekmişti. Nasıl yani? Ben kopya falan çekmedim dedim. Diretince, lab.tan sonra odama gel, kağıdına bakarız dedi.

Dumura uğramıştım. Lisans hayatımın ilk notuydu.
Deneyi erken bitirdim, hoca gelinceye kadar kapısında hocayı bekledim.
İçeri girdik, kağıdımı buldu.
Resmen okumadan notlandırmıştı! Aaa bunu anlamamışım dedi, ingilizce ya, olabiliyor dedi. Diğer bir sorudan da fazladan kırmışım dedi ve benim notum 85'e yükseldi.

Duruma sinirlenmiştim, ne yani şimdi hakkımı aramasam notum öyle mi kalacaktı? Evet. Haksız yere puanımı yemişti. Hem de tüm notun üçte biri kadar.
Öte yandan bu bana İTÜ'de her şeyin olabileceği ihtimalini gösterdi.
HER ZAMAN TETİKTE OL, EMİNSEN HAKKINI ARA.

lisansın ilk günleri ve İTÜFMK Sorunu

Evet, lisansın ilk günlerinde problemlerin sadece bunlar olmadı.
İTÜ'de karşılaşabileceğim en kompleksli topluluklardan birinin içine de adım attım: FMK.

Aslında Fizik Kulübü'ydü adı. Daha önceki yönetimi fizikten anlayan insanlarmış. Bu yeni yönetimi geldiği gibi öncelikle kulübün adını Fizik'ten Fizik Mühendisliği'ne çevirdiler. Baştan bir problemim yoktu, iyi anlaşıyordum bu kişilerle; ama içlerinde garip bir his taşıdıklarının farkındaydım. İnatla kendilerine fizikçi değil, fizik mühendisi dedirtiyorlardı. Garip bir mühendislik kompleksi geliştirmişlerdi yani.
Bu durum özel bir olayda daha da ortaya çıktı.
CERN'le bağlantı kurmuşlardı ve bir dönem sonrasına gezi talebinde bulunmuşlardı ve kabul edilmişlerdi. Buraya kadar her şey muhteşemdi. Kulübün başındaki arkadaş bu haberi beni arayarak vermişti, yani o kadar içlerindeydim.
Sonra işler değişti. Dediler ki, sadece fizik mühendisliğindeki öğrenciler gidebilecek CERN'e. Diğer mühendisliklerden kulübe üye de olsalar gidemeyecekler :) Böylelikle ilk şutu yemiş oldum. Her ne kadar oradaki her mankafadan daha çok bilsem ve daha çok sevsem de işte farklı bir bölüm öğrencisiyim diye dışlanmıştım.
Ben bu duruma itiraz edince, ne yaptılar bilmiyorum, kontenjanı arttırmışlardı. O nedenle Fizik dışındaki öğrencilerden de almaya karar vermişlerdi. Bu durumu da özel olarak telefonla aldım ve o günün akşamında çekilişe katılmam gerektiğini söyledi arkadaş. Akşamında çekilişteydim. Beklemeye başladım, ortalık insan kaynıyordu. Olayı organize etmeden gelmişlerdi, o nedenle neredeyse 1 saat geç başlamıştı çekilişe hazırlık! Onda da sistemi ayarlayamadılar, yine tonla vakit kaybettiler. Falan filan derken, beni orada 2 saat beklettikten sonra şu gayet ayrımcı açıklama yapıldı: "50 kişiden sadece iki kişi Fizik Mühendisliği Bölümü dışından alınacak, onun da çekilişi bugün yapılmayacak."

Tepem atmış bir şekilde yanlarına gittim ve tartışmaya başladım. Neden bunun buraya geldiğimiz gibi söylenmedi, iki saattir burada boşuna mı bekliyoruz, bla bla. Üzgünüz organizasyon iyi olmadı falan filan diyen biri çıktı. Ama asla unutmayacağım söz şu oldu, ben bu kadar kişiden sadece 2 kişisi fizik dışından ve bu iki kişi tüm itüden seçilecek. nasıl bir mantıktır diye sorunca, "Siz buna şükretmelisiniz" tarzında bir cevap aldım. İşte bu FMK denilen saçmasapan kulüpte komplekslerini tatmin ettiklerinin ilk kanıtıydı.
İkinci olarak, bana o iki kişinin sadece kurayla değil, yanında bir de test uygulanarak seçilecekleri söylendi :) Akıllarınca bilgi ölçüyorlardı.
Daha abuk subuk bir sürü şey söylediler, başlarım sizin gezinize deyip çıktım gittim. Bir daha da o kulübe uğramadım. Sonra ne yaptılar bilmiyorum; fakat şikayetimi gruplarına bildirdiğimde bir sürü dangalağın kulüp işleyişini bozmak istediğime dair suçlayışlarıyla karşılaştım. Ben İTÜ'yü MIT sanmamalıymışım da falan gibi kabına sığmayan laflar duydum.
Şu anda burada bir sene okuyarak diyebileceğim, İTÜ'yü asla bu kendini bilmez kulübe bakarak yargılayamayacağımdır. O dönemde bunu yaptım, bu gibi yerler İTÜ'yü kabullenmemi zorlaştırdı. Ama şu bir gerçek ki bu üniversitede gerçekten bir mühendislik kompleksi mevcut 'bazı' fizik öğrencileri içerisinde. Kesinlikle hepsi değil, olamaz çünkü birkaç arkadaşım var içlerinden. Kimi mezun oldu, kimi benim yaşımda. Fizikçi olmasıyla gurur duyan insanlar bunlar, kendini fizik mühendisi gibi yalan sıfatlarla değil, fizikçi olarak tanıtabilecek insanlar.

lisansın ilk günleri ve ARIYORUM/ITUCOMSOC vakaası

Üniversiteye başladığım gün tam bir kabustu. Az populasyonlu bir liseden çıkmıştım; ayrıca lisede de gayet aktif olduğumdan çoğu kişiyi tanıyordum, herkes de beni tanıyordu.

Kampüs kocaman bir yerdi. Hele de ders bittiği anda her yer insan kaynamaya başlıyordu. Her yerden insan fırlıyordu, kimseyi tanımıyordum. Ama okulu kazanıp gitmeye karar verdikten sonra hemen kulüplerini araştırmaya koyulmuştum. Aktif olabileceğim bir yer bulmalıydım.

İTÜ'nün Arıyorum gazetesi bu amaçla gittiğim bir yer oldu. Lisedeyken bir felsefe ve bilim dergisi kurmuştum, [REFORM, hala devam ediyor] şimdi bir şeyler kurmak değil, kurulmuş olanlara katkıda bulunmak istiyordum. Gazete ben gittiğim vakit biraz can kaybetmişti. Bir süredir yayın çıkartamıyorlardı ve inatla bir yayın çıkartıp canlanmaya bakıyorlardı, doğal olarak. Yine o dönemde NTVBLM'de yazdığım için beni bir güzel kucakladılar, benim de hoşuma gitti.
Bir süre toplantılara gidip gelmeye başladım. Zaten işim gücüm yoktu, derslere girip çıkıyorum, sonra da eve gidiyordum. Halbuki lisans hayatı bu değilmiş, bunu bir-iki ay sonra öğrendim. Bu gazeteye bir bilimsel haber hazırlamak istedim, aynı NTVBLM'e yaptığım gibi.

Bu amaçla yola koyuldum. Normalde NTVBLM'e uluslar arası bilimsel haberler hazırlıyordum; fakat arıyorum'a İTÜ'den bir hoca seçip onun başarılı bir çalışmasını anlatmanın daha iyi olacağını düşündüm ve İTÜ'deki hocaları araştırmaya başladım. Şansıma ilk bakışta çok tatlı gözükebilecek bir konu buldum: Nanoliflerden Damar Haberi. Ama şimdi siz meraklanmaya devam edin, çünkü bunu başka bir iletide daha detaylı ve hem acıyarak hem de gülerek anlatacağım.

Aynı zamanda İTÜ IEEE (Institute for Electrical and Electronics Eng.) Student Branch'te takılmaya başlamıştım. Bu kulüp oldukça köklü ve birçok komitesi olan bir kulüp, nitekim hala içinde bulunuyorum ve iki aktif olduğum kulüpten biri.
Başlangıçta deneme-yanılma yöntemi misali birçok yerde görev almaya çalıştığımdan, burada da başta ilgimi çeken aslında iki komite olmuştu: IEEE LAB ve PES (power energy society).
Lisede enerji üzerine proje yaptığımdan garip yollardan alternatif enerji üretimi işlemi bana o dönemde çok daha ilgi çekici geliyordu, o nedenle de üniv.de bunu devam ettirmek istemiştim. Bu yüzden PES'le iletişime geçtim.

Şansa bakın PES yeni kurulmuştu, ilgili kişiler de henüz pek bir şey bilmiyordu. Kısacası burada beni pek yönlendirebilecek kişi yoktu. Dolayısıyla beni LAB'a yönlendirdiler. Lab daha eski bir yerdi ve her ne kadar baştan çok ısınamasam da daha sonra beni sarıp sarmayalacak bir yer olarak çıkıverdi. Bu kulübün etkinliklerine alışmaya çalışırken bir gün her ay düzenlenen İstanbul IEEE Öğrenci Kolları toplantısı oldu ve ben de ilk ve son olmak üzere katıldım.

Neden ilk ve son? Bilimsel bir şey yaptıkları yoktu, gündüz toplanıp bir oditoryumda tartışıyorlar, gecesi de hep birlikte eğleniyorlardı. Üstelik sadece sorunları ortaya koyup çok da yaratıcı çözümler elde edemiyorlardı. Biraz vakit kaybı gibi gelmişti. Sonra öğrendiğim kadarıyla, LAB'tan da kimse zaten bu toplantılara gitmiyormuş. Toplantılara gidenler hep diğer komiteler oluyormuş. Her neyse bu toplantının en iyi tarafı kendi kulübümden başka bir komiteyle tanışmak oldu. ITUCOMSOC, Communication Society.

ComSoc da yeni kurulan komitelerden biriydi ve gerçekten çok aktif başlamışlardı. Aktif insanları severim, hemen alışıverdim tempolarına. Büyük bir seminer düzenlemek istiyorlardı: Communications Week'11. Gerçekten çok büyük atılımlar yaptılar, yurt dışından mühendisler getirttiler bu kongre için. Ve işin güzel tarafı bu kongre sadece bir öğrenci kongresiydi.

Aklıma harika bir fikir geldi. Bir kongre gazetesi çıkartacaktım! Bu kongre çok iyi düzenlenmiş bir kongre olacaktı, o zaman bir gazetesi olmalıydı. Bir haftayı geçecek bir sürede yapılacaktı. Her gün bir önceki günle ilgili yorumlar olsa, şimdiki günün programı olsa, ilginç ve güncel yazılar olsa fena mı olurdu? Kongre yönetimi madem böyle bir şey yapacağız, o zaman öncesinde de bir Duyuru Gazetesi çıkartalım dedi. Olur dedim. Harika, işe yaramaya başlamıştım. O sırada aklıma [İTÜ'yü yeterince tanımadığım için] muhteşem ama tam anlamıyla beni ortada bırakacak bir fikir gelmişti. Madem gazete çıkartıyoruz, o zaman İTÜ'nün iki büyük kulübü birleşsin ve birlikte bir iş yapsın! Arıyorum konu üzerine çalışacak muhabirlerini bu organizasyonu yapması için ayarlasın, hem bu kongrenin güzel bir gazetesi olsun hem de Arıyorum kendini daha da duyursun, daha da okutsun.
Böylece bu fikrimi kongre yönetimine söyledim, beğendiler, ayarlayabilirsen yapalım dediler. Sıra Arıyorum cephesindeydi. Konuyu ilk açtığımda [tabii bu sırada da Arıyorum'cu gözükmem gerekiyordu], çok beğenildi. Sonuçta iki tarafın da artıları olacaktı. Bu yepyeni bir tecrübeydi.
Her şeyi üstlendim ve çalışmaya başladım. Gazetenin layoutını yaptım, kendi kafamda görevleri biçtim. Duyuru gazetesi de kongre gazetesi de iskelet olarak hazırdı.

... Fakat istediğim şevk eksikti. İki tarafta toplantıları sırasında kendi taraflarını korumaya geçti "zamanla". Arıyorum'a göre, ComSoc hiçbir şey yapmıyordu bu proje için sadece bekliyordu, bu nedenle Arıyorum ağırdan satmalıydı kendini. ComSoc fikrimce daha iyi niyetliydi. Karşı taraf hakkında konuşmak istemiyorlardı. Fakat gerçekten çok iyi çalışıyorlardı. Bu kongre için ellerinden gelenin en iyisini yapıyorlardı. Ancak Arıyorum, kongrenin büyüklüğünden şüpheliydi, boşuna uğraşmak istemiyordu. Ortada garip bir güvensizlik problemi vardı ve ben bunu tahmin edememiştim. İki tarafı birbiriyle tanıştırmamıştım, köprüyü kendi üzerimde kurmuştum. Sonradan anladım ki yanlış yapmışım. İki kulüpte de aktiftim, her ikisi de beni kendinden görüyordu. Bu yüzden bana kulübün çıkarlarını hatırlatıyorlardı. Bense ortamı yumuşatmak için her şeyi yapıyordum.

Sonunda Arıyorum kongre gazetesi için yeterli alt yapının olmadığını bildirdi, ben de zaten bu gidip gelmelerden sıkılmıştım. O zaman kongre gazetesi yalan, en azından duyuru gazetesini zamanında yetiştirelim demeye başlamıştım. Tek bir kere çıkacağından bu gazete için problem yoktu, nitekim Arıyorum'un da bir effor sarfetmesi gerekmiyordu, zaten etmediler de.

Gazete editörü bendim, yazılar da ComSoc'tan gelecekti. Tasarımı Arıyorum'un tasarımcısı yapacak ve basımı Arıyorum halledecekti. Minik bir paylaşımla bu gazete çıkacaktı.
Ben yazılar geldikçe hemen editledim, yazıları zamanında alabilmek için gerekli baskıyı çokça yaptım ve az bir kayıpla yazıları aldım. Fakat Arıyorum'a göre ComSoc geç kalmıştı. Tasarıma hiç zaman kalmamıştı, gerçekten de o konuda haklıydılar. Tasarım için sadece 2 gün kalmıştı, daha önce ayarladığımız bir deadline'a göre. Arıyorum'un tasarımlarını yapan arkadaşla iletişime geçtim ve resmen yalvardım. Çok iyi biriydi, sınavları dersleri olmasına karşın hemen yapmayı kabul etti.

Tabii o zaman da tasarımı beğenip beğenmeme durumu başladı. Kongre yönetiminin başındaki arkadaş, ben ve Arıyorum'dan tasarımcı arkadaş epey bir saat sonunda ortaya bir şey çıkartabildik ve bu işten başarılı çıktım. Tabii diğer taraftan basımı üstlenmesi gereken Arıyorum pek bir şey yapmamıştı bu konuda. Bu da ComSoc'u sinirlendirdi, biz kendimiz ayarlayalım basımı da durumuna geçtiler, haliyle. Arıyorum bu sırada hala ComSoc'un pek bir şey yaptığını düşündüğünden kendini ağırdan satmaya çalışıyordu. Her neyse, basımı İTÜIEEE üstlendi ve Arıyorum bu işten de yırttı. Fakat durum IEEE yönetimine kadar gitmişti. Diğer taraftan da konuşulmaya başlanan konu Arıyorum'un logosunu gazeteye koyma ya da koymama oldu. Arıyorum logosunun konması için ısrar etmemişti. Benim anladığım kadarıyla bu durumu pek umursamıyorlardı. Ama ComSoc hiçbir şey yapmadıkları için konmasını istemiyordu. Tek tasarımı Arıyorum'da çalışan arkadaş yapmıştı, onun da adı zaten tasarım kısmında geçiyordu.

Olay bununla kalmadı. IEEE kızınca arkadaşın binbir emekle iki günde yaptığı tasarımı çöpe attı ve kendi tasarımcısına 2 günde bir tasarım yaptırdı. Basımı da kendi ayarladığından hemen bastırdı ve iş bitti.

Tabii ne oldu? İki taraf da birbirine kızdı. En çok üzüldüğüm tasarımcı arkadaşımın emeği oldu. Öte yandan Arıyorum bu kadar savsak davranmasaydı, IEEE bu kadar kızmayacaktı.

Sonunda ben İTÜ'de bir daha iş içlerini çok iyi bilmediğim iki grubu bir araya getirmeyeceğimi anladım.