Şans eseri arama motoruna yazılan '... parçası notaları' keyword'ü ile bloguma giren bir iki kişinin farkına vardım.
Bana hocamın önerdiği bedava batı müziği özellikle flüt notalarını (scores) bulabileceğiniz bir site, Flute Tunes. Epey yararlandığım bir site oldu burası. Şu ana kadar aradığım 'neredeyse tüm' notaları buldum.
Bir diğeri http://imslp.org. Burası bir çeşit arşiv. Bazı notalar için üyelik ve dolayısıyla satın alma gerektiriyor. Fakat bazılarını bedava indirebiliyorsunuz bilgisayarınıza. Yukarıdaki sitede bulamadığım bir parçayı da (Saint Saens, op.124) buradan buldum.
Bana senelerce yapılan diğer öneri İstanbul Devlet Konservatuvarının kütüphanesine,
müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2012-07-26
2012-05-14
yan flüt eğitimi ders programı
Sultanköy'den selamlar!
Cuma günü okul bitti, pazar günü solfej dersime girdim ve hemen ardından atladım otobüse. Geldiğimde hava kapalı ve yağdı yağacak vaziyetteydi. Ancak şimdi sonuna kadar açık ve etraf cıvıl cıvıl. Bir tatile ancak bu kadar ihtiyacım olabilirdi. Sabah 1 yıldır hiç kalkmadığım kadar geç kalktım ve üzerine oturup cinayet çözen dizi Mentalist'i izledim. Fringe'ten sonra favori dizim, zaten tek sevdiğim oyun da Cluedo. Evet, cinayet çözmek tam bir bilmece gibi geliyor. Hatta bazen, bir gün kafama eserse kriminal büroda çalışabilirim diyorum kendi kendime. Her neyse ortamın bol oksijenini içime alınca çalışmayı bırakmak dursun daha bir şevkle sarıldım. Dün geldiğim gibi vereceğim flüt dersinin programını bitirdim. İlgilenenlere duyurulur:
PROGRAM DEĞİŞMİŞTİR. LÜTFEN GÜNCEL OLARAK FLÜT EĞİTİM PROGRAMI SAYFASINDAN TAKİP EDİNİZ.
PROGRAM DEĞİŞMİŞTİR. LÜTFEN GÜNCEL OLARAK FLÜT EĞİTİM PROGRAMI SAYFASINDAN TAKİP EDİNİZ.
2011-11-20
dokun-gaç
Geçen yazıda sizinle pişti oyun programımı paylaşacağımı söylemiştim.
Ödevi geçtiğimiz çarşamba teslim ettim, pazartesi günü de vizesini verdim. Sınavlar üzerine konuşulmaya gerek olmayan aktiviteler, ancak belirtmem gerekiyor ki lisans hayatında bazı sınavlar gerçekten şık olabilirmiş. Sınav 4 saat sürdü. 7 tane sorumuz vardı, teker teker hepsinin kodlarını yazdık, çalıştırdık, doğruladık. Daha önce hiç böyle bir sınav tecrübelememiştim.
Sadece haftamda değil, uzun süredir diğer meşgul olduğum konu ise şu:
Treachery of Images, Rene Magritte (Resimde "Bu bir pipo değildir" yazılı)
2011-08-18
Müzik Dokunuşları
Arada sırada evin önüne gelip akordiyon çalan bir adam var. Her gelişinde hemen hemen aynı şeyleri çalsa da, adamın yaptığı müzik hoşuma gidiyor. Bir şekilde o melodi süzülüp kulağıma geldiği anda heyecanlanıyorum.
Neden bilmiyorum akordiyonun kişiliği bana yakın geliyor. Benzer şekilde flüt için de aynısını söyleyebilirim; fakat flüdün neden beni etkilediğini biliyorum. Bu kadar yıl onunla yatıp uyandığımdan birbirimizi tanıyoruz.
İyi bir çalgıcının enstrümanının karakterini yansıttığını anlayabilirsiniz. Hatta bir enstrüman seçerken bunlar dikkate dahi alınabilir. Ben flüdü 12-13 yaşlarımda dinlediğim konçertolardan keşfetmiştim. Ne aileden ne de çevremden gelen bir müzik kültürüm vardı. Dolayısıyla müzik hakkında da hiç okumamıştım; fakat dinlemeyi severdim ve flüt kendini hemen belli ederdi bana. Flüt sevdam böyle başladı ve onu daha yakından tanıma fırsatı da buldum. Daha sonralar da müzik hakkında okumaya da başlayınca aslında flüdün karakteriyle ne kadar uyum içinde olduğumu gördüm.
Beni etkileyen flüt parçalarından biri, Rhene Baton'dan Passacaille
Aşırılıkları yaşayan bir enstrüman flüt. Flüt çalan birinin bunları okuyup öğrenmesine de gerek yok; enstrümanıyla bütünleşip çalabilen biri bunu gayet iyi anlayabilir. Tatlı dokunuşları olan ama kızmak istediğinde cıyak cıyak bağırabilen bir karakter o. Sonuna kadar neşe iletirken size, aynı zamanda üzüntüye boğabilir anzısın. İki uç arasındaki bu değişimin ne zaman olduğunu anlamayabilirsiniz. Ben de böyleyim.
Öte yandan akordiyon çalmadığımdan beni neden etkilediğini kestiremiyorum; fakat akordiyonun neşeli yapısının ilgimi çektiğinin farkındayım. Bir tempo aşılıyor size ve garip bir hareket etme isteği doğurabiliyor. Bir diğer nokta da sanıyorum bir notayı uzatabilme ölçütü. Flütte bir notayı nefesin yettiği ve içinden geldiğince uzatabilirsin. Tek bir üflemeye birçok duygu yükleyebilirsin. Sesi titreştirir, ansızın yükseltir ya da alçaltır, başka bir notayla birlikte triller, hatta oktav bile atlayabilirsin. Tek bir notayla bile insanları etkileyebilirsin, sadece diyafram kullanarak.
Sanıyorum benzer bir harekete akordiyon da sahip. Bir notayı istediğin kadar ve elin becerisine bağlı olarak uzatabilir, yayabilir ya da anlık geçebiliyorsun. Akordiyon merakı başlayanların Tiersen dinlemesini öneriyorum. [Bir de üzerine Amelie'yi izleyin!]
Amelie filminden perde arkası
Bu akordiyon merakımın da biraz payı olmak üzere gruba bir akordiyoncu katmak istiyorum. Parçalarımıza farklı bir tat katacağına inanıyorum akordiyonun. Yuvarlağın Köşeleri henüz minik bir bebek. Yeni Türkü, Ezgi'nin Günlüğü gibi eskilerin gruplarından çalmayı seviyoruz. Henüz tek bir stüdyo kaydımız var, o da Yağmurun Elleri.
Yağmurun Elleri composed by Yeni Türkü, performed by Yuvarlağın Köşeleri [violin Ümit Yıldız, guitar & mainvocal İshak Morçimen, Piano Tutku Demiröz, Flute & backvocal Ceren B. Dağ]
Grup işleri lisansımın ikinci döneminde hayatıma girdi. Yuvarlağın Köşeleri'nin flüde tekrar sarılmamda verdiği katkıyı anlatamam. Tüm heyecanımı yitirmişken flüdümle nasıl bir diyalog içine girdiğimi hatırlattılar bana, onu nasıl coşturduğumu hatırlattılar. Batı klasik müziğine dönmem gerektiğini gösterdiler.
Müzik açısından zor bir dönem geçirdiğimi itiraf etmeliyim. Lise son sınıfta sınav derdinin yanı sıra bir de flüt sınav derdim oluşmuştu. Flüt sınavlarına bu şekilde bakmazdım; fakat o yıl direkt buna odaklanınca garip bir isteksizlik oluştu içimde. Mayıs ayında sınavımı verdiğim gibi flüdü elimden düşürdüm.
Yazın tekrar elime aldım ve düzenli bir şekilde çalışmaya başladım. Bu arada aldığım dersleri bırakmıştım. Bu düzenlilik kendini fazla götürmedi ve ben lisansım başlayıp problemlerim çoğalınca her şeyden soğumaya başladım. Flüdü de elime almaz oldum.
Garip bir vicdan azabı hissediyordum ki, Ümit çıkageldi, bizimle çalsana dedi. Bunun beni itmesi gerektiğini düşünerek ara tatilde eski hocamla görüşüp kendime bir iki ders ayarladım. Beni tekrar sevdirecek, heyecanlandıracak bir parçaya ihtiyacım var dedim. O da gerçekten o sırada tekrar severek çalıştığım bu parçayı koydu önüme: Vocalise, Rachmaninoff.
Vocalise composed by Rachmaninoff
Ardından grupla çalma işleri başladı. Üç kişiydik. Keman, gitar, flüt. Gruptaki herkes gruba biraz hareket katmak istiyordu. Bu nedenle itüvision yarışmasına katılma gereği duyuldu. Yarışma nedeniyle bir kişi daha katıldı, Tutku, piyanistimiz. Yuvarlağın Köşeleri resmi olarak bu dönemde dört kişiyle kuruldu. Yarışmadaki başarı bize heyecan kattı. Sonra bir iki yerde çıkıp çaldık yine. Grup var olmaya devam ediyor.
İTÜ'deki tüm şikayetlerim ve alışma dönemim içinde beni bulunduğum ortama ısındıran aktivitelerden biri oldu, Yuvarlağın Köşeleri ile çalmak. Umuyorum yakında sokaklarda kendimizi göstereceğiz ve sokak müziği yapacağız.
Yazıyı büyüleyici bir parçayla kapayalım,
Fantasie, Op. 124 by Saint Saens (flute and harpe)
2011-08-12
Sorgulama
Lisede aynı anda birden çok iş yapardım. Sürekli dolu ve meşgul bir hayatım vardı. Derslerden sonra kimi zaman akşama kadar labta geçirirdim zamanımı, kimi zaman evde odama kapanır çeşitli yazılar yazardım. Öykü olsun, şiir olsun, makale, deneme olsun. Yaptığım her iş beni o kadar heyecanlandırırdı ki, ne kadar yorulduğumu hissetmezdim. Uykusuz kalırdım; fakat fark etmezdim. Aklıma ilginç bir nokta geldiğinde hemen oturup yazmaya başlardım, yazarken düşünürdüm ve fikri daha da geliştirirdim.
Hayatımda bir yer kaplayan her aktivitenin bende uyandırdığı farklı hissiyatlar vardı. Örneğin, bir şeye odaklanmışken flüt çalmam gerektiğini hissediyorsam, yaptığım işi bırakır ve hemen elime flüdümü alırdım. İlla bir nota kağıdına bakmak gerekmezdi çalmam için, o sırada ne hissediyorsam onu çalardım ve bu çoğunlukla doğaçlama melodiler olurdu. Onu çalarken bilirdim ki hala kafam bir önceki konuda meşgul, arka planda bir şeyler, bir çözüm düşünüyor ve böyle zamanlar da kafamın karışıklığını daha çabuk çözerdim.
Okulda da tonla şeyle uğraşırdım. Tek bir arada rahat durmazdım, oradan oraya koşturmam gerekirdi. Özene bezene bir dergi kurmuştum ve aynı titizlikle okuldan mezun oluncaya kadar onunla ilgilendim. Tüm sistemini kurmuştum, yeni gelenlerin nasıl kadroya alınacağı, zaman içinde nasıl usta-çırak ilişkisiyle editörün işi küçüklere devredeceği, sistemin nasıl kendi kendini evrimleştirebilmesi ve olabildiğince kalıcı olması. O dönemde de uzun zamandır yazı yazdığımdan yazıların düzeltmelerini yapmak zor bir eylem olmazdı benim için, fakat bu dergiyle uğraşmaktan bir süre sonra yazılardaki noktalama, yazım, mantık hatalarını çok daha hızlı görür olmuştum. Bu editörlük işine kendimi o kadar kaptırmıştım ki, eğlencesine kitap okuyamaz olmuştum. Okuduğum her şeydeki hataları anında görürdüm ve tabii bu da benim dikkatimi dağıtırdı.
REFORM'u (derginin adı) okuldan mezun olmaya yakın o kadar büyütmüştüm ki, dergi ekibiyle okulda belgesel günleri düzenlemeye başlamıştık. Hatta en heyecanlı anlardan biri, Reform'un tek bir sayılık da olsa renkli basım yapabilmesiydi. Son senemin ilk sayısıydı ve 2009 Gökbilim Yılı'na ithafen ben de bu sevgili dergimin kapak konusunu Gökbilim yapmak istemiştim. E dergi gökbilim içerecek, renksiz mi olsaydı? Standart olarak Reform geri dönüşümlü kağıda siyah-beyaz basılırdı. Çokça fotoğraf kullanmazdık, onun yerine karikatürist arkadaşlarımız çizimler yapardı. Her çizim yapanın sorumlu olduğu bir yazı olurdu, ona uygun çizim yapmaya gayret ederlerdi, [bazen de rastgele serpiştirirdik]. Okulun baskı odasında basılırdı, öğrenciden hiçbir ücret çıkmazdı. Durum böyle olunca renkli baskı biraz problem olmuştu, ama hazırladık ve sonunda tek bir kereliğine de olsa renkli bir Reform ortaya çıkmıştı.
Reform'u gerçekten çok özlüyorum, ben ve benim gibi birkaç insan ona gerçekten gönül vermiştik. Kapaktan içindeki her bir yazıya, her bir çizime kadar tamamen bizim emeğimizdi, orijinaldi.
Ben gitmeden bir sene önce olası editör adaylarıyla daha fazla vakit geçirmeye başladım. Son dönemimde de tamamen onlara bıraktım, Reform hala çıkıyor. Çıkış temposunu çok bilmiyorum; ama devam edebiliyor olması bile kendim için saydığım büyük bir başarı.
Okulda özel günlerde törenler yapılırdı. Sıkıcı, uzun konuşmaları olan törenler olmazdı bunlar. Görselliği yüklü merasimler olurdu daha çok. Bunlarda görev almak eğlenceliydi. Kimi zaman sunuculuk, kimi zaman bir oyunda rol, kimi zaman orkestrada yer alırdım. Lisede çoğu şeyi denedim, fakat müzik tamamen ayrı bir boyuttu. Ben profesyonel bir müzisyen değilim, her ne kadar bir ara bu yolda oldukça adım atsam da, şu anda amatör bir flütçüyüm. Benim için büyük bir iş olan bir aktiviteyi zamanla hobi haline dönüştürdüm. Klasik bir eseri çalarken ve çalma tecrübesini oturttuktan sonra dinlerken aldığınız haz her şeyden ayrıdır, özellikle de bu tür müziği seviyorsanız. Her eserin bir öyküsü vardır. Eğer kurallara göre oynarsanız, cümleleri hissedersiniz. Noktaları görürsünüz, nefes yerleriniz bellidir. Hiçbir çalış yeterli değildir, parçanın hakkını verdiğiniz ana kadar.
Teknik çok önemlidir, bariz şekilde sizi geliştiren aktivite. Ama bir parçayı çalarken hissettikleriniz ve hissettiklerinizi dinleyiciye melodi yoluyla iletebilmeniz daha önemli. Bir süreliğini bilincinizin dışına çıkmak ve müziğin sizi bedenen kontrol etmesine izin vermelisiniz. Bir kurgu yazmak bile beni bunu yapabildiğim zamanlardan daha az etkilemiştir.
Şimdiki hayatımı düşünüyorum. Özellikle de lisansımın ilk yılını... Aklımda garip düşünceler oluşmaya başlamıştı. Ceren, çok dağılmayacaksın bu sefer lisansta sadece bilime odaklanacaksın, deyip durdum çoğu kez kendime. Dedim ki, bu sefer öyle kulüpmüş, dergiymiş, bla bla yok. Bu sefer sadece ama sadece matematik ve fizik var, dedim. Başkanlıkmış, editörlükmüş, oymuş buymuş yok, bu sefer sadece lab var dedim. Zaten dedim, fizikten ikinci ana dal da yaparsan vay haline, cidden hayatın sadece fizik ve matematik olacak, tamam mı?
Kendimi buna ayarlamışken bir kitap geldi beni dağıttı. Hangi bilim insanın biyografisini okusam hayatımda yeni dönemler başlar, bana farklı bir bakış açısı sunar, o biyografi. Taa 15 yaşımda Nash'in biyografisini okuduğum vakit yaza girerken, tüm yazı matematik kitapları okuyarak ve asal sayılarla oynayarak geçirdiğimi hatırlıyorum. Bu sefer de Feynman'ın otobiyografisini okuma "hatası"nda bulundum, sanırım ki bu beni daha çok etkiledi.
Bi' an durdum, yahu Ceren bu adam da bir sürü şey yapmış hayatında, sadece fizik yapmamış ki!
Adam hayatını yaşamış, Ceren. Ne istiyorsa onu yapmış, bu onun zihinsel olarak daha özgür ve geniş düşünebilmesine imkan vermiş. Sen kendini her şeyden soyutlasan daha mı başarılı olacaksın acaba? Gelişim sürecinde kendine bu kadar farklı yönler katabilmişken?
Okuduğum basım, 85 orijinal dilde basım. Kitabın 179. sayfasına kadar her şey normaldi, "bana göre". Feynman kimyayla da ilgilenmiş, biyolojiyle de, bilimin her alanına el atmaya çalışmış, gerçek bir bilim insanı gibi işte, dedim. Ama O Americano, Outra Vez! den itibaren kendime gelmeye başladım. Brezilya'ya gittiğinde merakından sambacıların yanına gitmesi ve orada frigideira çalmaya başlaması ve üstelik bu konuda o kadar iyi olup karnavala çıkması! Adam bambaşka bir hayat yaratmıştı kendine! Bu o kadar hoşuma gitti ki! Kitabın daha ilerilerinde aynı durumu drums için yapması ve yine aynı şekilde farklı bir hayat çıkartması kendinden buna! Gidebileceği son ana kadar gitmek. Bir baleye eşlik ediyor.
Fakat beni asıl vuran kısım Feynman'ın çizim yeteneğini geliştirmesi oldu. Resmen profesyonel bir sanatçı oluyor, çizimleri satılıyor, sergileniyor. Ama o aslında bir fizikçi, fakat aynı zamanda bir ressam. Üstelik doğuştan bir ressam da değil, sadece merakından kendini geliştirmiş bir ressam.
Kitabı okurken aklıma hep yaptığım ama nedense lisansımın ilk senesinde bir güzel boşladığım ve yaptığımda beni mutlu eden işlerim geldi. Yazmak, ne olursa! Kısa bir öykü belki ya da içten gelen bir şiir, anlık birkaç mısra... Ya da büyük projemin üzerinde çalışmak! Bilimkurgu romanım, sana ihanet ettim, tam bir yıl önce başlayıp bir ayda yarısını yazdığım ama sonra lisansın hengamesine tutunup boşladığım romanım. Binbir emekle gerçek araştırmalarla süslediğim romanım. Yaş 19, ilk roman vakti için olgunlaştım deyip matematiksel iskeletini hazırladığım romanım.
Flüdüm! Bir sene boyunca tek bir klasik eser layık gördüğüm flüdüm. Yuvarlağın Köşeleri olmasa hiç elime almayacağım flüdüm. Seni neden bıraktım bir köşeye?
Sonra dedim kendi kendime, bunları hemen telafi edeceğim.
Ve dedim, lisanstasın. Kampüsteki sosyal imkanları biraz değerlendirmelisin. Mesela düzenli yüzmek, bir bisiklet takımı varsa ona katılmak ya da ne biliyim badminton oynamak falan? Sadece eğlencesine ve nasıl düşeceğimi öğrenmek adına buz pateni denemek?
Neden olmasın ki?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


