yazmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yazmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2015-02-22

Lisans Günlüğü'nden duyuru

Şaka değil, Lisans Günlüğü 4 yaşını dolduruyor bu sene. Ben de anlaşıldığı üzere İTÜ'den mezun oluyorum. Lisans hayatımın son dönemi. Söylemesi zor.

Bugün dönüp yazdığım ilk postlara baktığımda bambaşka bir Ceren görüyorum karşımda. Zaten bu bloğun tam olarak amacı buydu. Benimle değişmek ve yaşamımın önemli bir zamanına tanıklık etmek. Lisans Günlüğü'nü bırakmak istemiyorum, fakat konsepti gereği bırakmak ve yeni bir blog konsepti oluşturmam gerekiyor. Bir süredir de bunun üzerine çalışıyorum.

Elbette bu Lisans Günlüğü'nde kepenkleri kapatıp gitmek anlamına gelmiyor. Aklımda Lisans Günlüğü'nü yeni yazarlara açmak gibi bir plan var. Öncelikle yeni yazarların da lisans öğrencisi olması gerekiyor. Sanırım iki önemli işleve sahip olmalılar: yaşamayı sevmek ve yaşadıklarını anlatmaktan zevk almak.

Bir sayı kısıtı yok. Sadece yazacak arkadaşların farklı alanlarda ve okullarda olmalarına özen göstereceğim. En nihayetinde Lisans Günlüğü okullarımızdaki sorunlarımız dahil her şeyi anlatabildiğimiz bir yer. Bloğu TİB'e kapattırmayın yeter, artık çok mümkün böyle şeyler :) Tek ricam: Kişi, kurum, kuruluş, şirket, ülke, devlet, etnik köken, din propagandası yapmadığınız sürece her şeyden dem vurmak serbest bu sanal topraklarda. Lisans Günlüğü hiçbir otoriteyi ve onunla gelen hükmetme gücünü kabul etmiyor, en azından kendi sınırları içinde.
Bir düşünceye sahip olup onu tartışmak ile propaganda yapmak arasındaki bariz çizgiyi vurgulamadan da geçmeyeyim ilgili arkadaşlar için.

Burada yazacağım son yazı elbette en hüzünlü yazım olacak :p ama henüz o zamanın gelmesine birkaç ay daha var. Sanıyorum haziran gibi Lisans Günlüğü'nü yeni nesle devredeceğim. Yazmak isteyen ve kafasında sorular olan arkadaşlar, bu zamana kadar bana e-mail adresimden ulaşabilirler.
cerenburcak[at]gmail.com.


2014-10-20

Film Ekimi'nde yine dramatik bilim kurgu!

Aksiyonundan çok uyandırdığı duygularla ve düşündürttüğü sorularla ön plana çıkan bilim kurgu filmleri popüler kültürde çok rağbet görmez. Bilim kurgu deyince de çoğu kişinin aklına akla hayale sığmayan bir teknoloji çağında geçen, çoğu zaman bulutların ötesine uzanan gökdelenlerle çevrili, tek ve kullanılmaktan eskitilmiş bir ana konunun etrafına dizilmiş olaylar silsilesi ve savaşmayı çok iyi bilen gerçeklerden uzak karakterler gelir. Ancak elbette bilim kurgu bu değil. Her şeyin başında bir bilim kurgu (kitap ya da film) sizi yormuyorsa ve sadece eğlenceli zaman geçirmeniz için yapılmışsa buna bilim kurgu demek ustalara hakaret etmeye eşdeğer. Çünkü bilim kurgu bir sanat dalındaki her tür gibi her şeyden önce bir eleştiridir. Çelişkiler üzerine kurulur ve yapıt boyunca sizi o köşeden bu köşeye sürükler de sürükler. Bazen öyle kurgularla karşılaşırsınız ki ana çelişki kurgunun sonunda dahi aslında çözümlenemez ama tüm eser ana çelişkinin etrafındaki eğlenceli bir salınımdır. Zengin eserlerde ise ana çelişkinin doğurduğu yan çelişkiler daha küçük boyutlu başka salınımları getirir kurguya ve bir noktadan sonra eserin sorguladığı labirent misali yapının nasıl da titizlikle örüldüğüne hayret edersiniz. Aşağıdaki üçlü sarkaç modeli ana bir çelişkiyle etrafına dizilmiş yan çelişkileri olan bir kurguyu çok güzel anlatıyor mesela.



En büyük kollarından biri distopya öykücülüğü olduğundan çoğu bilim kurgu gelecekte geçer. Hatta bu özelliği türün tanıtıcı özelliklerinden biri haline bile gelmiş durumda. Ancak bir bilim kurgu gelecek zamanda geçmek zorunda değil. Bu yılın Film Ekimi filmlerinden biri olan I Origins (Kökler) şimdiki zamanda, bildiğimiz şehirlerde ve tanıdığımız hayat tarzında bir bilim kurgu sunuyor. Filmin yönetmeninin (Mike Cahill) dramatik-psikolojik bilim kurgu denilen bu türdeki ilk eseri değil, sanıyorum iki sene önce de Film Ekimi'nde Another Earth (Başka Bir Dünya) adlı filmini izleme şansı bulmuştum.

Başka Bir Dünya filminde gökyüzünde beliren ikinci bir Dünya'nın (bir nevi parallel bir evrendeki Dünya'nın görünür olması) filmdeki karakterlerin hayatına nasıl dokunduğu anlatılıyordu. Bu yönden Kökler filmine göre daha durağan bir ilerleyişi vardı. Ayrıca Başka Bir Dünya'da sahne çekimleri daha amatör bir hava uyandırıyordu, ancak film bittiğinde içine girdiğiniz duygu ve düşünme karmaşası aynen yerini korumuş Kökler'de de. Yönetmenin kamerasını çok daha içten bir anlatıma döndürdüğünü hissedebiliyorsunuz. Bazı sahneler o kadar bizim hayatımızdan alınmış ki bir bilim kurgu filmi olmasına karşın gerçekçiliğini doyasıya görebiliyorsunuz. Elbette bilim kurguya bu yönden bakmayanlar için bu bir motivasyon olmayacak, ancak bilim kurguyu aksiyona indirgemiş bir popüler kültürden bıkmışlar için bu tür adeta bir su kaynağı.

Kökler, New York Üniversitesi'nde doktora yapan ve uzmanlaşma alanı göz olan bir moleküler biyolojicinin gerçekten olağan-dışı hikayesini anlatıyor. Filmin çelişkisi çoğu bilim insanın er ya da geç karşı karşıya kaldığı çeşitten. Ne Tanrı'yı ne de ölümden sonra hayatı kanıtlayan hiçbir verimiz yok, dolayısıyla dini inanç bilimsel bilginin sınırlarına dahil bir alan değil. Ian (filmin baş karakteri) da aynen böyle düşünen işinde gücünde bir bilim insanı. Ayrıca amacı gözün evrimini açık bir şekilde göstermek ve göz'ü akıllı tasarım teorisine alet edenlerin çenesini kapamak. Filmin dönüş noktalarından birinde rotasyon öğrencisiyle başladığı gözün oluşmasını sağlayan gene sahip bir tür solucanda sıfırdan göz yaratma araştırmasının da temellerini atıyorlar. Filmin bu yan konusu elbette kurgunun gerçekçiliğini arttırıyor, ayrıca hafiften bir evrim teorisine de dokunuyor. Ancak belki de kurgu için daha önemlisi, baş karakterin yaşadığı çelişkinin kutup noktalarından birini oluşturuyor olması. Her bilim insanı gibi Ian da yaşadığı hayata zıt bir karakterle bir araya gelmediği sürece bu kutup noktasında kendi küçük salınımlarını yaşar durur, ancak genel itibariyle o kutuptan asla ayrılmaz. Laboratuvarı ve göz üzerine çalışması ana karakterin bu kutbunu çok net ortaya koyuyor. Fakat ana karakterin hayatına salınım katan ikinci ana karakter daha filmin başından kurguya dahil oluyor, gözleriyle. Çalkantılı bir hayatı olduğunu anladığımız Sofi adının da simgelediği şekilde ruhani zekası yüksek olan bir kız ve film boyunca farklı analojilerle Ian'a diğer kutbu göstermeye çalışıyor. Analojilerin filmin farklı yerlerine gizlenmiş detaylarda beliriyor olması da düşünsel olarak seyirciye doyum yaşatabilecek türden. Filmde birden çok kopuş noktasına rastlıyorsunuz, hatta bir noktada sanki konudan konuya atlıyor izlenimi bile verebiliyor bu ani gelişmeler. Ancak genel olarak film hep göz teması etrafında gelişiyor. Filmin başında sadece ana karakterin çalıştığı bir konu olarak tanıtılan göz'e filmin ikinci yarısından itibaren şaşırtıcı bir şekilde bilim kurgusal bir özellik kazandırıyor senarist (ki yönetmenin kendisi). Dolayısıyla filmdeki etkisinin zayıfladığını düşündüğünüz anda ana temanın filme geri dönüşü çok şaşalı. Nitekim bu noktadan itibaren film daha dinamik bir yapıya bürünüyor ve iniş çıkışlarla çelişkilerin de pek de çözümlenemediği bir sona varıyorsunuz.

Filmi izlemeyi düşünenler için yeterli bir motivasyon olduğunu düşünüyorum. Bu noktadan itibaren filmin can alıcı noktalarını açıklayıp bazı yerleri tartışacağım. Dolayısıyla spoiler riski taşımakta.


Genetik olarak aynı kodu taşıyan bir çift gözün iris tabakası bile birbirinden farklı olabiliyor. Bu da iris oluşumunda sadece genetik faktörlerin önemli olmadığını gösteriyor. Her insanın kendine has bir iris örüntüsü var, hatta bu özelliği sayesinde iris bir biyo-kimlik olarak da kullanılabiliyor. Bütün filmin üzerine oturduğu ve bence filmin en göz alıcı düşüncesi, iris örüntüsünün beyindeki nöral bağlantılara dair fikir veriyor olduğu iddiası. Hafıza dediğimiz kavramı kabaca beyinde birbirine özel şekillerde bağlanmış milyonlarca sinir hücresi yığını olduğunu düşünürsek bu iddianın hafızaya kadar dayandırılabileceğini görebilirsiniz. Filmde bu uçuk kaçık nokta aslında sadece tek bir cümleyle kendini belli ediyor: "İris örüntüsünün aynı olması beyinde nöral benzerliği gösteriyor olabilir" ya da buna benzer bir replikti. 

Film ölmüş birinin iris örüntüsünün yaşayan birinin iris örüntüsüyle aynı olması durumunda bir bilim insanının bunu nasıl yorumlamaya çalışacağını anlamaya çalışıyor. Elbette filmin bunu ruh kavramına ve reenkarnasyona bağlamaya çalıştığı bariz ortada. Yukarıdaki iddiayı kabul edersek, ölmüş birinin iris örüntüsünün çok kısa bir süre içinde yeni doğan birinde aynen oluşması başka neye yorulabilirdi bilemiyorum. Buradan yola çıkarak yaşayan kişide ölmüş kişinin hafızasından parçalar bulmalıyız sonucuna varıyor film. Dolayısıyla hayali kabul ettiğimiz ruha ve akıllı bir mekanizmanın varlığına da bir gönderme yapıveriyor.

Eğer bir iris örüntüsünün başka birinde yeniden oluşması uzun bir süre içinde gerçekleşseydi daha anlamlı olabilirdi bilimsel olarak. Bu haliyle bile ilginç bilimsel sorular doğurabilir. Dolayısıyla aslında bu tarz minik noktalar (bariz şekilde reenkarnasyonu ima etmesi) filmin bilim kurgudan inanç felsefesine doğru kayışını net gösteriyor. Ian, filmin sonunda yedi sene önce ölmüş olan Sofi'nin reenkarne olduğu iddia edilen küçük Hint kızına ufak bir test yapıyor. Test sonucu rastlantısal yüzdenin üzerine çıkamıyor ve kurgunun bu şekilde ilerlemesi aslında oldukça gerçekçi. Ancak ilginç bir şekilde asansörde ölmüş olan Sofi'yi sanki gerçekten biliyormuş gibi asansöre binmeye çalıştıklarında ağlamaya başlıyor kız ve asansöre binmek istemiyor. Bu da senaryonun bi' nevi son çığlığı. Senaristin kendine has 'bilimsel testi geçemedi ama var' deyişi.

Kısacası sonu, bilimsel bir aklı yeterince memnun etmese de (çünkü gerçeklikten ve bilim kurgudan kopuyor), sorduğu sorular ve filmin ilerleyişi güzel bir psikolojik bilim kurgu örneği veriyor. Sonuçta bilim kurgu, bilimsel literatürde (henüz) olmasa da hayalimizde var olan kavramların ve nesnelerin kağıtta ya da ekranda kendini bulması. Bu film bana bir bilim insanı adayı olarak ben böyle bir deney verisiyle karşılaşsam ne yapardım sorusunu sordurdu. Ana karakter gibi üzerine gitmeden yapamazdım herhalde!

2013-06-30

3'ün 2'si Hesaplaşma ve Finlandiya'da ilk izlenimler

Buralara pek de uğrayamadığım bir dönem geçirdim. Sanıyorum lisans hayatımın en meşgul ve dolu dönemiydi. Lisansa başlarken, insanlar bu en müthiş derecede dolu dönem için 3'ün 1'i demişlerdi, fakat benim için 3'ün 2'si oldu. Gerçi böyle olmasındaki etken normale göre fazla ders almam ve iki bölümden de ağır dersler almamdan kaynaklandı, ama her neyse sonuçta bitti.

Tabii yine bu dönemin başında her dönem başında yaptığım geleneksel ders kitabı paylaşma seansını gerçekleştirmedim. Aslında bütünlemelerin gelmesiyle İTÜ'deki ara tatilimiz 1 aya çıktı.

2012-07-24

deli istek

Sorduğunuzda herkesin deli bir hayat isteği var. Neden deli? Çünkü içinden olacağına inansa da olmaması ihtimalinin olduğunu bildiği için deli. 
Yurtta odamı paylaştığım kızlardan biri Uçak mühendisliğinde okuyor. Ne yapmak istiyorsun diye sorduğumda, bana hep okumak istiyorum dedi. Ama böyle benim gibi denklem falan okumak değil, sinema sanatı okumak istiyorum dedi. Halihazırda bölümünde notları da iyi, ama o yine de hayat kaygısının olmadığı vakit (ki bunu kendine hayatı boyunca sponsor olacak bir erkek olarak belirtiyor :)) sinemayla içli dışlı olmak istiyor.

Ben kendime senin deli isteğin ne diye sorduğumda garip cevaplar alıyorum kendimden. Ben asıl işimin kağıt ya da bilgisayar üzerinde bitebileceği ve bu sayede köşe bucak dünyayı dolaşıp farklı insanlarla tanışıp onlarla çalıştığım bir hayat istiyorum. Herhalde bu tarz bir yaşam stilini ancak doktora sonrasında başlatabilirim. Sonra ne yapmak istiyorum? Böyle dünyadan hıncımı alınca sosyal devlet kavramı oturmuş bir yere yerleşip orada bir fringe laboratuvarım olsun istiyorum. Bilimkurgusunu yaptığım düşüncelerin üzerine bilimsel olarak düşüneyim. 

Öyle tek bir üniversitede yaşlanmak istemiyorum.

2012-05-11

2.2'nin Sonunda Hesaplaşmalar - I

İlginç bir şekilde, işte buradayım. Yaşıyorum. Ölmedim.
Hala yazabiliyorum. Hatta gayet de verimli yazıyorum. Son zamanlar pek öykü yazmadım ama ilk kısa film senaryomu yazdım. Elbette ki bir bilimkurgu ve senaryo hocam tarafından dahi 'özgün' bulunduğunu göz önüne alırsak verimli bir ürün olduğunu söyleyebilirim.
Tek karakter, tek mekan. Dramatik ve bilimkurgusal. Senaryoyu burada sizinle paylaşmak çok isterdim, fakat kendisi çekilmek üzere bekliyor. Film ortaya çıkıncaya dek de senaryonun draftlarını ne yazıkki paylaşamayacağım. Ama...

2011-09-06

roman arkası empoze çalışmalar

Uydurmayı seviyorum. Yanlış anlamayın. Uydurmak sözcüğü ilginç bir şekilde içinizde uyandırdığı duyguyu hak eden bir sözcük değil. Çünkü uyum'dan daha da aşağı inersek uy-mak'tan geliyor. Yani?

Elinizde bir sisteminiz olduğunu düşünürseniz, sisteminize uygun hale ya da başka bir deyişle entegre edilebilir hale getirmeye çalıştığınız şeyleri bir anlamda uydurmuş oluyorsunuz. Sisteminize uydurma yaptınız. İşte bu yüzden uydurmayı seviyorum. Çünkü ben sistem yaratmayı seviyorum. Ve yaratmayı sevdiğim kadar yıkmayı da.

Kendimi hatırladığım her an uydururdum.

2011-08-21

NTVBLM'i hatırlamak

NTVBLM, özellikle Bilim Teknik'in Darwin skandalından sonra düzenli olarak aldığım bir popüler bilim dergisi olmuştu. Okudukça kendini daha da okutturdu.

Bu dergiyle daha alakalı oldukça onu daha yakından tanıma fırsatı da buldum. Aktif bir ekibi vardı. Dergi eleştirileri kabul etme, objektif bir şekilde bu eleştirileri yayınlama ve kendi kendini okuyucu isteğine göre düzeltme özelliklerine sahipti. Kısacası, yenilikçi bir dergiydi.

Lisedeyken yaptığım çok basit bir deneyi birkaç tarihi bilgiyle birleştirip popüler bir yazı oluşturdum ve NTVBLM'e gönderdim. Kabul gördü ve Ekim sayısında basıldı. Bu deneyin düzeneğini şu anda iyileştirmeye çalışıyorum.

2011-08-11

yazardan açıklama

Biraz geç kaldım, biliyorum; fakat bir eylem ihtiyacı duyulduğu zaman gerçekleştirilmelidir. Lisans Günlüğü böyle bir ihtiyaç üzerine doğmuş bir yer.


Öncelikle lisansımın ikinci sınıfına geçmek üzereyim. Bu nedenle ilk paylaşımlar benim için ilk senemi hatırlamak ve bir anlamda sizin karşınızda kendimi sorgulamakla geçecek. Ardından ise anlık düşüncelerimi hep birlikte yorumlayacağız.

Amacım üzerinden zaman geçtiğinde gülümseyebileceğim bir mekan oluşturmak kendime. İnsan her an durmaksızın değişiyor.
Diğer taraftan zamanında klavye üzerinde tereddütsüz yolculuklar yapmış bu parmakları ısıtmak gerekiyor. Nelerle mutlu olduğumu biliyorum ve bu nedenle onları bırakmak istemiyorum.