Ceren'in Yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ceren'in Yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2016-07-01

bir yazının kaderini değiştirmek: "lisans sona ererken II: seçim yapmak ve risk almak"

Bu yazı terk edilmiş bir yazıydı. Zamanında bitirilmedi. Çok büyük bir heyecanla başlanmıştı bu yazıya ama aksilikler sonucu hayal kırıklığından öteye geçemedi belki de bir sene önceki ben için. Ve bıraktım, unuttum. Eskimek ve hatırlanmamak üzere bloğun kayıtlar kısmında arka sıralara düştü. Belki de bugün etrafımdaki her şeyin kaderini değiştirebileceğime inandığım için tamamlıyorum bu yazıyı. Bir yazının kaderini değiştirmek için. Önceki kısımlarına ise eski ben'e saygımdan elimi sürmüyorum.

1 Temmuz 2016.


Kanada'daki son günlerimde finaller ve partiler adeta birbirine girmişti. Hayatımda hiç öyle bir final dönemi yaşamadım. Bundan sonra da yaşamam herhalde. Gerçekten eğlenebildiğin ve üzerinden seneler geçse de unutamayacağın bir arkadaş ortamı bence bulması zor olan bir şey. En azından benim için hiç kolay olmadı ve doğal olarak buna dair pek fazla anım yok. Kanada'da IQC'de edindiğim arkadaşlıklar tuhaf bir şekilde o zamana kadar sadece bir kez tecrübelediğim içten bir ortam göstermişti bana. Gitmeme bir hafta kala neredeyse her gün bir aradaydık. Bir gün film izlemece, başka bir gün kurtadam oynamaca, diğer bir gün pub-crawl vs. Hayatımda ilk defa kendi evimde parti verdim ve bu parti tam 24 saat sürdü. Adını Ceren'e veda partileri koydular. Bir türlü veda edemedim o partilerde, çünkü ertesi gün uçağım yoksa mutlaka parti vardı. Hatta son gün, uçağın kalkmasına saatler kala parti hiç bitmedi. Sabahladık. Serin Kanada yaz gecesinde vur-kaç oynadık, sabahın körü Waterloo'daki ufak göllerden birine gidip birbirimizi ısıtmaya çalıştık ve saatlerce kurtadamdan pokere kadar bir sürü oyun oynadık.

Bugün geriye o zamana bakınca o veda haftası bana bazen değerli şeylerin bitişlerinin birden fazla olabileceğini hatırlatıyor. Bu yazı dizisi de öyle olacak. Tam hoşça kal dediğinizde ve arkanızı dönüp yola koyulduğunuzda arkanızı dönmeniz ve bir kez daha sarılmanız gibi.

2015-07-09

İTÜ Fen Edebiyat Fakülte birinciliği konuşmam


Birazdan fazla heyecanlıydım, zaten bu tarz konuşmalar beni hep geriyor ama yine de iyi geçti. Metni hiç değiştirmeden paylaşıyorum:


Sayın dekan ve dekan yardımcıları, sevgili arkadaşlarım ve aileleri, değerli hocalarım ve İstanbul Teknik Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi’nin işleyişinde emeği olan tüm çalışanları,

ben İTÜ’nün bir parçası olalı neredeyse beş yıl oldu. Hiçbir zaman okulumla ilişkim ortalama bir öğrenci-okul ilişkisinden beklenildiği gibi olmadı, çünkü hiçbir zaman okuduğum okulları sadece ders aldığım bir yer olarak görmedim. Okulla gerçek bir etkileşim, sadece dersin alınıp verildiği tek yönlü ve renkten uzak bir iletişime indirgenemez. Kütüphanesinde sabahladığım da oldu, saatlerce öğrenci kulüplerinde takılmışlığım da. Bazen kızdım, bazen çok sevindim. Özellikle bir çift ana dal öğrencisi olarak, ders alma süreçleri hep ayrı bir macera oldu. Çok kez planlar yaptım, çok kez planlar bozdum. Belki çok sorun yarattım, ama sorunlarımı da kimsenin başına bırakmadım ve kendim çözmek için uğraştım. İTÜ’de sorun çözmek günlük hayatın bir sıradanı aslında. Ders dışı edindiğim en önemli hayat pratiklerinden biri, ve aynı zamanda hayatta kalmanın en önemli koşullarından biri, etkileşime girmek ve sorunu çözmek. Bütün hafta yetmezmiş gibi, haftasonu da okula geldim çoğu kez. Son beş yılda İstanbul’da yaz, asla İTÜ’süz olmadı benim için. Yüksek ihtimalle Türkiye’deki son günümde bile burada olacağım, vedalaşmak için.

Aslında soru veya sorun çözmek, çözüm için sistematik yöntemler geliştirmek, analiz etmek etraflıca öğrendiğimiz eylemler bu okulda. Peki ya soru çözmenin öncülü olan eylem, yani soru sormak? 
Geçtiğimiz yılı İTÜ’nün değişim programı yoluyla Kanada’da Waterloo Üniversitesi’nde geçirdim. Burada ve orada aldığım eğitimleri karşılaştırma imkanım oldu. Burada öğrendiğimiz teknik, bilgi ve bir soruya nasıl saldırmak gerektiği eşsiz kabiliyetler şüphesiz, fakat buradaki derslerde göremeyip Kanada’da gözlemlediğim çok önemli bir fark vardı: soru sormak. Sorularının ne kadar aptalca olduğunu dert etmeden soru soruyorlardı. Eğer aldıkları cevabı anlamamışlarsa, bir daha soruyorlardı. Hala anlamamışlarsa, bir kez daha. Belki mühendislik bir soruya en uygun cevabı bulma sanatı olabilir, ama bilim her şeyin başında bir soru sorma sanatı. Evet, soru sormak bilmediğimizi gösterir. Bazen sorunun aptallığı o konunun üzerine hiç de düşünmediğimizi ele verir, ya da düşünsek de hala yeterince emin olamadığımızı. Ama zaten bilim de bilmediklerimizi keşfetme sanatı değil mi? Feynman diyor ki, “bilimsel bilginin farklı kesinlik dereceleri vardır, bazılarından hiç emin olmayız, bazılarından yaklaşık olarak eminizdir ama tamamen emin olduğumuz hiçbir bilimsel bilgi yoktur.” Üniversite yıllarımda öğrendiğim en önemli şeylerden biri, dürüstçe anlamadım, bilmiyorum, diyebilmek, duyduğum kuşkuyu soru sorarak tartışmaya açabilmek. Bilimsel araştırma her zaman bir soruyla başlar, neden elektronlar ışıma yaparak atom çekirdeğine düşmez? Referans sistemine göre değişmeyen zaman mıdır? Işık sadece bir çeşit dalga mıdır? Eylemsizlik kütlesi ile yerçekimsel kütle eşit midir?, ve bunun gibi. Bazen yanıtı bulmak bir ömür sürer, ya da birkaç ömür; ama yine de soruyu formüle ve ifade etmek çok değerlidir.

“Çürütülemezlik çoğu insanın düşündüğü gibi bir teorinin güçlü olduğunu değil, güçsüz olduğunu gösterir. Bir teoriyi gerçekten test etmek onu yanlışlamak ve çürütmek için bir girişimdir.” Bu sözler Karl Popper’ın sözleri. İnsanlar, bilim insanı olarak doğmazlar. Aksine hayatta kalabilmek ve türün devamlılığını sağlayabilmek adına inanışlarla şekillenecek olan bir beyinle doğarlar. Beynimiz yanlışlamaya değil, doğrulamaya, onaylamaya ve sonunda da inanmaya meyillidir. Ama ne yazık ki inanmak, bilmek anlamına gelmez. Dolayısıyla inanış yerine bilgi üretmek, önceliği her şeyden önce var olmak olan beyinlerimizle çok da kolay bir süreç değil. Pür dikkat, taş gibi sabır ister, utanmadan bütün hayatınızı ister, var olan tüm zamanınızı, ama belki de en önemlisi hayat boyu kendinizle savaşın, ister. Argümanlarınızı, tezlerinizi ve teorilerinizi kurarken bir yandan da çürütmeye çalışırsınız. Kendi eserini hiç acımadan boğazlarken aynı anda tüm darbelere rağmen hayatta kalabilmesi için endişeli gözlerle bakar, bilim insanı. Dolayısıyla, bilim insanları bilimi nasıl yönlendiriyorsa, bilim de bilim insanını öyle şekillendirir. Hayat ön yargıdan daha bağımsız, daha açık fikirli, daha şüpheci ve bir o kadar da Anka kuşu gibi kendi küllerinden doğan argümanlarla dolu olur.


Çok yakında fizikte doktoraya başlayacağım. Belki de bütün hayatımı doğru soruları sormaya ve kendimi yanlışlayarak cevabı aramaya adayacağım. Alabildiğine aptal sorular soracağıma söz veriyorum. Kim bilir belki de bir gün hiç sorulmamış bir soruya rastlarım. 
Başta ailem olmak üzere, üniversite hayatımı eğlenceli kılan arkadaşlarıma ve bana doğru soruyu sormanın değerini gösteren tüm hocalarıma teşekkür ederim. Son olarak, Carl Sagan’ın dediği gibi, “inanmak istemiyorum, bilmek istiyorum.”

2015-05-23

lisans sona ererken - I

Bugün son lisans finalimi verdim. Masamın üzeri epey bir kitap birikmiş. Yorgun argın eve gelince masaya şöyle bir baktım. Şimdi bu kitabı nereye koysam diye düşünmeden edemedim. Kütüphaneye geri koymak, bilmiyorum neden, bir garip geldi. Belki de arayışın hiç bitmemesiyle ilgili bu. Hayatımda dönüm noktası olarak adlandırılabilecek ne biterse bitsin hiçbir zaman bir şeyler gerçekten bitmiş gibi hissedemedim. Çünkü öğrenmek ve keşfetmek aslında hiç bitmiyor. Biten tek şey ise zaman.

Dönem yoğun geçti, genellikle tez çalışmamdan ötürü. Tez yazımını sona bırakınca da başa bela oluyormuş cidden. İki tez yazdım, ikisinde de farklı şeyler tecrübe ettim. İlkinde (Kanada'da yaptığım EHB bitirmemde) çalışmaya başladığımdan itibaren düzenli olarak yazmıştım ve sona çok az konu kalmıştı. Dolayısıyla düzeltmeler dahil her şey vaktinde sonlanmıştı. Bu sefer (fizik bitirmem) araştırmanın kendisi çok daha heyecanlıydı ve yazmak geri planda kaldı. Öyle olunca son ana sıkışmış bir tez oldu biraz. Tabi ki de yolu henüz bitirmemiş arkadaşlara ilkini öneriyorum. Daha az stresli. Ancak elbette gerçek bir araştırma genelde düşündüğünüzden öte bir zaman alabiliyor, problemler çıkabiliyor, adım adım çözmeniz gerekiyor. Her şeyin ötesinde tecrübesiz lisans öğrencileri olarak genelde tez araştırmasını yapmadan önce bir de tez konusunu öğrenmek gerekiyor. Tüm yoruculuğuna rağmen süreç güzel.

Tez dönemine mümkün olduğunca az ders bırakmak gerek. Özellikle de tezinizden bir makale çıkacaksa, çünkü makale yazımı da bir hayli zaman alıyor. Ne yazık ki yazdım bitti'lerle bitmiyor makale denilen meret. Genelde onlarca kez siz ve danışmanınız arasında gidip geliyor makale metni.

Geçiş dönemleri sancılı. Bu sene kaldırması zor bir yıldı. Nedeni de gelecek planları ve kararları. İlk dönemim alternatif planlar yapmakla, ikinci dönem de planlardan birini seçmekle epey vakit harcadığımı söyleyebilirim. PhD alanım belirli, konum ise hemen hemen belirli ve sanıyorum ilk senemin sonunda tamamen belirlenmiş olacak. University of Michigan'da fizik doktorası yapıyor olacağım. Ann Arbor gibi küçük bir öğrenci şehrinde üniversite kampüsü. Waterloo'ya da çok yakın ve dolayısıyla iklim benzerliği var. Kısacası kışları ağır geçecek gibi duruyor ama her mevsimde ayrı bir doğa güzelliği olan bir memleket. Artık Lisans Günlüğü üzerinden paylaşamayacağım tabii, fakat farklı bir platformdan Ann Arbor'da ve Amerika'da yaşamdan elbette bahsedeceğim. 4-5 yıl yaşadığım yer hakkında yazmadan geçmez.

Şimdi bu kitaplarla ilgilenmem lazım. Bitiriş yazıları devam edecek.

2015-05-16

"gene de doyumsuz"


"Böylesi bir kişiyi ne kadar süre taşıyabileceksin. Hiç doyumsuz. Seni yoruyor. Karşılıklı yoruyorsunuz birbirinizi. Ben onu tüm kentlerde dolaştırdım. Gölcüğün Bozdağlarından, mavi küçük gölünden, dağlar gerisinde kendisini kaybetmek isteyen sinirli ninesinin yanından aldım, yaşamın en derin gecelerine, en uzak kentlerine, en genç insanların sevgilerine, en erken sabahlarına getirdim. Gene de doyumsuz." - Tezer Özlü.

 Doğayı anlamaya çalışmak da işte böyle doyumsuz bir duygu. Siz ne kadar verirseniz verin, o hep daha fazlasını ister. Tüm hayatınızı kaplar, size bir yaşam stili diker. Siz de gıkınızı çıkartmadan giyersiniz. Doğayı anlamanın bir sınırı yok. Siz onu tüketemezsiniz, o sizi tüketir. Ve bunu bile bile yine de ona karşı koyamazsınız. Yoksa hayatı boyunca keman çalmış, bilimi kadar yaptığı felsefeyle ve politikadan toplum yapısına kadar çeşitli konular üzerine yazılarıyla da tanınmış Einstein, üstelik fiziğe en büyük katkılarından sonra neden hayatının geri kalanını kuvvetlerin birleştirilmesi çabasına adamıştır ki?

Öldüğü zaman masası şu şekildeymiş:



Fotoğraflar: Ralph Morse, LIFE dergisi.(http://time.com/3494553/the-day-albert-einstein-died-a-photographers-story/)


Belli ki keşfedecek daha çok şey varmış. İnsan uzaktan o karayı seçmesin, o karaya ayak basmamasının imkanı var mı? Elbet bir gün biri ayak basar. Bilimi bir ödüller silsilesi gibi görenler, kimse bilinmemiş ve yaşanmamış kıtalara yolunda ya da ucunda olacak ölüme rağmen bir ödül için gitmez. O yolculuklara sadece doyumsuz bilinçler çıkar.

İçimdeki doyumsuzluk 16 mayıs 2015'e not olsun.

2015-02-22

Lisans Günlüğü'nden duyuru

Şaka değil, Lisans Günlüğü 4 yaşını dolduruyor bu sene. Ben de anlaşıldığı üzere İTÜ'den mezun oluyorum. Lisans hayatımın son dönemi. Söylemesi zor.

Bugün dönüp yazdığım ilk postlara baktığımda bambaşka bir Ceren görüyorum karşımda. Zaten bu bloğun tam olarak amacı buydu. Benimle değişmek ve yaşamımın önemli bir zamanına tanıklık etmek. Lisans Günlüğü'nü bırakmak istemiyorum, fakat konsepti gereği bırakmak ve yeni bir blog konsepti oluşturmam gerekiyor. Bir süredir de bunun üzerine çalışıyorum.

Elbette bu Lisans Günlüğü'nde kepenkleri kapatıp gitmek anlamına gelmiyor. Aklımda Lisans Günlüğü'nü yeni yazarlara açmak gibi bir plan var. Öncelikle yeni yazarların da lisans öğrencisi olması gerekiyor. Sanırım iki önemli işleve sahip olmalılar: yaşamayı sevmek ve yaşadıklarını anlatmaktan zevk almak.

Bir sayı kısıtı yok. Sadece yazacak arkadaşların farklı alanlarda ve okullarda olmalarına özen göstereceğim. En nihayetinde Lisans Günlüğü okullarımızdaki sorunlarımız dahil her şeyi anlatabildiğimiz bir yer. Bloğu TİB'e kapattırmayın yeter, artık çok mümkün böyle şeyler :) Tek ricam: Kişi, kurum, kuruluş, şirket, ülke, devlet, etnik köken, din propagandası yapmadığınız sürece her şeyden dem vurmak serbest bu sanal topraklarda. Lisans Günlüğü hiçbir otoriteyi ve onunla gelen hükmetme gücünü kabul etmiyor, en azından kendi sınırları içinde.
Bir düşünceye sahip olup onu tartışmak ile propaganda yapmak arasındaki bariz çizgiyi vurgulamadan da geçmeyeyim ilgili arkadaşlar için.

Burada yazacağım son yazı elbette en hüzünlü yazım olacak :p ama henüz o zamanın gelmesine birkaç ay daha var. Sanıyorum haziran gibi Lisans Günlüğü'nü yeni nesle devredeceğim. Yazmak isteyen ve kafasında sorular olan arkadaşlar, bu zamana kadar bana e-mail adresimden ulaşabilirler.
cerenburcak[at]gmail.com.


2015-01-31

the last post of my interrail adventure: Muenchen and Prague

Despite of this gloomy feeling dominant in my mood nowadays, I shouldn't skip these blog posts and write about Munich and Prague in my interrail adventure. So here it comes:

Well, one of the most important things that I did in Munich was meeting one of my old friends, Ekin. We spent some time together, got my first Munich walking tour and dinner with him. 

Ohm's statue:


Got my first weiss bier here in this city:

2015-01-22

Innsbruck: tiny tiny city around Alps!

Well in fact its population is only around 120,000! So I am a bit right in saying 'tiny tiny'!



Innsbruck is such a beautiful Alpine city, not a crowded one. It is indeed fascinating to see Alps with piles of snows from your street. We stayed here for two days. First day we climbed up the mountain. Well, we at least hiked till some point and took a cable car to the top of the mountain.

a post from past: about lausanne and zurich

Heading for the last destination of my adventure, to Prague! I have been a bit away from blogging recently, gonna make up hopefully. Well, now I am in a bus, not in a train. My interrail pass apparently is also valid in buses from Munich to Prague. Past couple of days passed pretty quickly in fact. I was in Lausanne for a day. So I took a stroll around Lausanne, which is indeed a compact and cute city.


2015-01-05

Bon Voyagé!


I have many things to tell. But first things first. This post is being written in the train trip from Lyon Part Dieu to Geneve. Last three days were unbelievably intense. I spent almost whole friday to travel from Turin to Marseille. It was tiring as you can imagine. Just to prove: Our last moments in the train with Chiara:




2015-01-02

monastery visit and Turin city center

Third day of my interrail was the last year of the year!
We first attended a new year's dinner at Chiara's friend, where I tasted one more different italian dinner. Then we spent the whole night in Jazz Club Torino. Chiara's sister was dancing swing there. So I learned a bit swing, which was enough to motivate me to enroll to a class in swing for next term for sure! Such a dynamic dance! What was strange about this night was encountering with some Turkish people in Jazz Club Torino. Apparently, the trompeter in the orchestra was Turkish and he was there with his Turkish friends. As always, Turkish detected.

One day later was more interesting. We went to Monastery Bose. I had never seen a monastery before, so it was quite an interesting experience for me. Here some pictures:

The church of the monastery:



2014-12-31

winter interrail Day #1 - #2

allright, I woke up so early in the morning. That's me with my sleepy eyes in the shuttle from Taksim to Sabiha Gokcen airport in Istanbul:


Well, in fact I couldn't sleep at night, at all. I have been having serious insomnia, recently. Anyways, I got to Milan with a little bit turbulence but at least with a nice meal. I hadn't have my breakfast. The guard at the passport check point did not even ask why I came to Italy! Though, I was quite prepared to show my interrail ticket and to answer any question that might come: where will I stay? Do I know the number, address blah blah blah...

2014-12-28

about my BSc thesis research in IQC (Institute for Quantum Computing)

Hi folks!

This is a bit late post, I know. Since I'm already in Istanbul done with my engineering thesis in IQC and we are even at the end of the fall semester! Anyways, it's better than nothing and who knows maybe it can give an idea to those who want to work in IQC as undergrad researchers.

IQC was one of the places where I wanted to experience working in. It was also my another reason of choosing University of Waterloo to make my exchange term during undergrad. When I was heading for UW from Istanbul, having a chance of working on my bachelor thesis in IQC was such a big desire for me.

2014-11-16

İTÜ'de tarihi laboratuvarlardan biri!

Cuma günü Radar dersinde İTÜ Elektrik-Elektronik fakültesindeki adeta 70-80'lerden kalmış izlenimi veren laboratuvarlardan birinde (Mikrodalga laboratuvarı) mikrodalga difraksiyon gözlemi yaptık. Deney kadar kontrollü değildi, araya bir levha koyduğumuzda belirli bir mesafede voltmetredeki yükselişin gözlemlenmesinden ibaretti aslında. Yine de optikte bu deneyi yapmış biri olarak mikrodalgada da difraksiyonu gözlemleyebilmek oldukça keyifliydi.


Difraksiyon gözlemimizin düzeneği. Verici sağda, alıcı solda.


Çift dipol anten.

2014-10-20

Film Ekimi'nde yine dramatik bilim kurgu!

Aksiyonundan çok uyandırdığı duygularla ve düşündürttüğü sorularla ön plana çıkan bilim kurgu filmleri popüler kültürde çok rağbet görmez. Bilim kurgu deyince de çoğu kişinin aklına akla hayale sığmayan bir teknoloji çağında geçen, çoğu zaman bulutların ötesine uzanan gökdelenlerle çevrili, tek ve kullanılmaktan eskitilmiş bir ana konunun etrafına dizilmiş olaylar silsilesi ve savaşmayı çok iyi bilen gerçeklerden uzak karakterler gelir. Ancak elbette bilim kurgu bu değil. Her şeyin başında bir bilim kurgu (kitap ya da film) sizi yormuyorsa ve sadece eğlenceli zaman geçirmeniz için yapılmışsa buna bilim kurgu demek ustalara hakaret etmeye eşdeğer. Çünkü bilim kurgu bir sanat dalındaki her tür gibi her şeyden önce bir eleştiridir. Çelişkiler üzerine kurulur ve yapıt boyunca sizi o köşeden bu köşeye sürükler de sürükler. Bazen öyle kurgularla karşılaşırsınız ki ana çelişki kurgunun sonunda dahi aslında çözümlenemez ama tüm eser ana çelişkinin etrafındaki eğlenceli bir salınımdır. Zengin eserlerde ise ana çelişkinin doğurduğu yan çelişkiler daha küçük boyutlu başka salınımları getirir kurguya ve bir noktadan sonra eserin sorguladığı labirent misali yapının nasıl da titizlikle örüldüğüne hayret edersiniz. Aşağıdaki üçlü sarkaç modeli ana bir çelişkiyle etrafına dizilmiş yan çelişkileri olan bir kurguyu çok güzel anlatıyor mesela.



En büyük kollarından biri distopya öykücülüğü olduğundan çoğu bilim kurgu gelecekte geçer. Hatta bu özelliği türün tanıtıcı özelliklerinden biri haline bile gelmiş durumda. Ancak bir bilim kurgu gelecek zamanda geçmek zorunda değil. Bu yılın Film Ekimi filmlerinden biri olan I Origins (Kökler) şimdiki zamanda, bildiğimiz şehirlerde ve tanıdığımız hayat tarzında bir bilim kurgu sunuyor. Filmin yönetmeninin (Mike Cahill) dramatik-psikolojik bilim kurgu denilen bu türdeki ilk eseri değil, sanıyorum iki sene önce de Film Ekimi'nde Another Earth (Başka Bir Dünya) adlı filmini izleme şansı bulmuştum.

Başka Bir Dünya filminde gökyüzünde beliren ikinci bir Dünya'nın (bir nevi parallel bir evrendeki Dünya'nın görünür olması) filmdeki karakterlerin hayatına nasıl dokunduğu anlatılıyordu. Bu yönden Kökler filmine göre daha durağan bir ilerleyişi vardı. Ayrıca Başka Bir Dünya'da sahne çekimleri daha amatör bir hava uyandırıyordu, ancak film bittiğinde içine girdiğiniz duygu ve düşünme karmaşası aynen yerini korumuş Kökler'de de. Yönetmenin kamerasını çok daha içten bir anlatıma döndürdüğünü hissedebiliyorsunuz. Bazı sahneler o kadar bizim hayatımızdan alınmış ki bir bilim kurgu filmi olmasına karşın gerçekçiliğini doyasıya görebiliyorsunuz. Elbette bilim kurguya bu yönden bakmayanlar için bu bir motivasyon olmayacak, ancak bilim kurguyu aksiyona indirgemiş bir popüler kültürden bıkmışlar için bu tür adeta bir su kaynağı.

Kökler, New York Üniversitesi'nde doktora yapan ve uzmanlaşma alanı göz olan bir moleküler biyolojicinin gerçekten olağan-dışı hikayesini anlatıyor. Filmin çelişkisi çoğu bilim insanın er ya da geç karşı karşıya kaldığı çeşitten. Ne Tanrı'yı ne de ölümden sonra hayatı kanıtlayan hiçbir verimiz yok, dolayısıyla dini inanç bilimsel bilginin sınırlarına dahil bir alan değil. Ian (filmin baş karakteri) da aynen böyle düşünen işinde gücünde bir bilim insanı. Ayrıca amacı gözün evrimini açık bir şekilde göstermek ve göz'ü akıllı tasarım teorisine alet edenlerin çenesini kapamak. Filmin dönüş noktalarından birinde rotasyon öğrencisiyle başladığı gözün oluşmasını sağlayan gene sahip bir tür solucanda sıfırdan göz yaratma araştırmasının da temellerini atıyorlar. Filmin bu yan konusu elbette kurgunun gerçekçiliğini arttırıyor, ayrıca hafiften bir evrim teorisine de dokunuyor. Ancak belki de kurgu için daha önemlisi, baş karakterin yaşadığı çelişkinin kutup noktalarından birini oluşturuyor olması. Her bilim insanı gibi Ian da yaşadığı hayata zıt bir karakterle bir araya gelmediği sürece bu kutup noktasında kendi küçük salınımlarını yaşar durur, ancak genel itibariyle o kutuptan asla ayrılmaz. Laboratuvarı ve göz üzerine çalışması ana karakterin bu kutbunu çok net ortaya koyuyor. Fakat ana karakterin hayatına salınım katan ikinci ana karakter daha filmin başından kurguya dahil oluyor, gözleriyle. Çalkantılı bir hayatı olduğunu anladığımız Sofi adının da simgelediği şekilde ruhani zekası yüksek olan bir kız ve film boyunca farklı analojilerle Ian'a diğer kutbu göstermeye çalışıyor. Analojilerin filmin farklı yerlerine gizlenmiş detaylarda beliriyor olması da düşünsel olarak seyirciye doyum yaşatabilecek türden. Filmde birden çok kopuş noktasına rastlıyorsunuz, hatta bir noktada sanki konudan konuya atlıyor izlenimi bile verebiliyor bu ani gelişmeler. Ancak genel olarak film hep göz teması etrafında gelişiyor. Filmin başında sadece ana karakterin çalıştığı bir konu olarak tanıtılan göz'e filmin ikinci yarısından itibaren şaşırtıcı bir şekilde bilim kurgusal bir özellik kazandırıyor senarist (ki yönetmenin kendisi). Dolayısıyla filmdeki etkisinin zayıfladığını düşündüğünüz anda ana temanın filme geri dönüşü çok şaşalı. Nitekim bu noktadan itibaren film daha dinamik bir yapıya bürünüyor ve iniş çıkışlarla çelişkilerin de pek de çözümlenemediği bir sona varıyorsunuz.

Filmi izlemeyi düşünenler için yeterli bir motivasyon olduğunu düşünüyorum. Bu noktadan itibaren filmin can alıcı noktalarını açıklayıp bazı yerleri tartışacağım. Dolayısıyla spoiler riski taşımakta.


Genetik olarak aynı kodu taşıyan bir çift gözün iris tabakası bile birbirinden farklı olabiliyor. Bu da iris oluşumunda sadece genetik faktörlerin önemli olmadığını gösteriyor. Her insanın kendine has bir iris örüntüsü var, hatta bu özelliği sayesinde iris bir biyo-kimlik olarak da kullanılabiliyor. Bütün filmin üzerine oturduğu ve bence filmin en göz alıcı düşüncesi, iris örüntüsünün beyindeki nöral bağlantılara dair fikir veriyor olduğu iddiası. Hafıza dediğimiz kavramı kabaca beyinde birbirine özel şekillerde bağlanmış milyonlarca sinir hücresi yığını olduğunu düşünürsek bu iddianın hafızaya kadar dayandırılabileceğini görebilirsiniz. Filmde bu uçuk kaçık nokta aslında sadece tek bir cümleyle kendini belli ediyor: "İris örüntüsünün aynı olması beyinde nöral benzerliği gösteriyor olabilir" ya da buna benzer bir replikti. 

Film ölmüş birinin iris örüntüsünün yaşayan birinin iris örüntüsüyle aynı olması durumunda bir bilim insanının bunu nasıl yorumlamaya çalışacağını anlamaya çalışıyor. Elbette filmin bunu ruh kavramına ve reenkarnasyona bağlamaya çalıştığı bariz ortada. Yukarıdaki iddiayı kabul edersek, ölmüş birinin iris örüntüsünün çok kısa bir süre içinde yeni doğan birinde aynen oluşması başka neye yorulabilirdi bilemiyorum. Buradan yola çıkarak yaşayan kişide ölmüş kişinin hafızasından parçalar bulmalıyız sonucuna varıyor film. Dolayısıyla hayali kabul ettiğimiz ruha ve akıllı bir mekanizmanın varlığına da bir gönderme yapıveriyor.

Eğer bir iris örüntüsünün başka birinde yeniden oluşması uzun bir süre içinde gerçekleşseydi daha anlamlı olabilirdi bilimsel olarak. Bu haliyle bile ilginç bilimsel sorular doğurabilir. Dolayısıyla aslında bu tarz minik noktalar (bariz şekilde reenkarnasyonu ima etmesi) filmin bilim kurgudan inanç felsefesine doğru kayışını net gösteriyor. Ian, filmin sonunda yedi sene önce ölmüş olan Sofi'nin reenkarne olduğu iddia edilen küçük Hint kızına ufak bir test yapıyor. Test sonucu rastlantısal yüzdenin üzerine çıkamıyor ve kurgunun bu şekilde ilerlemesi aslında oldukça gerçekçi. Ancak ilginç bir şekilde asansörde ölmüş olan Sofi'yi sanki gerçekten biliyormuş gibi asansöre binmeye çalıştıklarında ağlamaya başlıyor kız ve asansöre binmek istemiyor. Bu da senaryonun bi' nevi son çığlığı. Senaristin kendine has 'bilimsel testi geçemedi ama var' deyişi.

Kısacası sonu, bilimsel bir aklı yeterince memnun etmese de (çünkü gerçeklikten ve bilim kurgudan kopuyor), sorduğu sorular ve filmin ilerleyişi güzel bir psikolojik bilim kurgu örneği veriyor. Sonuçta bilim kurgu, bilimsel literatürde (henüz) olmasa da hayalimizde var olan kavramların ve nesnelerin kağıtta ya da ekranda kendini bulması. Bu film bana bir bilim insanı adayı olarak ben böyle bir deney verisiyle karşılaşsam ne yapardım sorusunu sordurdu. Ana karakter gibi üzerine gitmeden yapamazdım herhalde!

2014-09-06

Denizin Kanı üzerine

Tarık Dursun K.’nın Denizin Kanı adlı kitabı köylü-ağa sömürü ilişkisinin en güzel edebi örneklerinden birini veriyor. Ege’nin bir kasabasındaki sünger işçilerinin yıllarca çalıştıkları ağadan bir kayık alma mücadelesini anlatıyor kitap. Kayık bu köylülerin özgür birer köylü oluşunu simgeliyor; çünkü bu kayık sayesinde özgürce avlanıp ürünlerini büyük şehirlerdeki tacirlere satabileceklerdir ve ağaya muhtaç olmayacaklardır. Kısacası kayık bu romanda bir üretim aracı olarak öne çıkıyor ve uğruna verilen mücadele akıcı bir dille okuyucuya aktarılıyor. Elbette bu sırada köylü yaşamının ince noktalarından bahsediyor yazar ve belki de en önemlisi deniz ile karanın farkına ayak basıyor birden çok kez. Amacım bir özet vermek değil, değerli bulduğum bazı noktaları paylaşmak.


2014-09-04

Zoşçenko'dan alıntı

Mihail Zoşçenko'nun Sinirli İnsanlar adlı kitabından okuması eğlenceli bir alıntı:

"Dertli bir yüzyılı, sözün gelişi on altıncı yüzyılı ele alalım. Şimdi geriye baktığımızda, o yüzyılda yaşamak imkansız bir şey gibi geliyor insana. Her gün düello ederlermiş. Konuklarını kulelerden atarlarmış. Olmayacak şeyler değilmiş bunlar. Düzen böyleymiş.
Şimdiki kafamızla düşünürsek, o günlerde yaşamak korkunç bir şey… Sözün gelişi, hergele derebeyinin ya da kont eskisinin biri, yürüyüşe çıkıyor…
Yürüyüşe çıkıyor demek, önce kılıcını kuşanıyor demek… bakarsınız biri bir küfür sallar herife, ya da itip kakmaya başlar; dövüşmek gerekir. Kılıç kuşanmalı.
Yürürken suratında hiçbir üzüntü, kuşku belirtisi yok. Aksine belki gülüyor, belki ıslık çalıyor. Sokağa çıkmadan önce karısını öpmüştür bile.
- Ma chére, demiştir, ben yürüyüşe çıkıyorum.
Karısının kılı bile kıpırdamamıştır.
-Peki, diye cevap vermiştir. Yalnız akşama yemeğe geç kalma.
Şimdi olsa, kadın hıçkırıklar içinde kocasının ayaklarına kapanır, dizlerine sarılır, sokağa çıkmaması için yalvarır ona; hiç olmazsa, önce karısının geçimini, geleceğini sağlamasını ister. Ama on altıncı yüzyıl bu. Kolay. Dırıltı filan yok. Adam kılıcını eline alıp havada şöyle bir sallıyor; sonra yemek vaktine kadar görünmüyor. Düelloya, kavgaya bulaşmak için bulunmaz bir fırsat."

2014-09-03

Kanada'ya dair III

Bu yazı biraz geç geldi, farkındayım. Geçtiğimiz dört ay boyunca oldukça yoğundum, zamanın nasıl geçtiğini bile anlamadım açıkçası. Tez ayağına bir şey yazamaz oldum. Aslında bu birinci bahane. İkincisi de son dört ayda kurduğum inanılmaz arkadaşlıklar. Milletle takılmaktan ayağımı kırıp bir oturamadım, dolayısıyla da yazamadım. Şimdi günahımı da çıkarttığıma göre yazmaya başlayabilirim.

Ders açısından rahat bir dönemdi. Üç ders aldım, üçü de birbirinden sıkıcıydı desem yeridir. İlki Thermal Physics denilen hep elektronikçilerin hem de fizikçilerin aldığı bir ders. Termodinamik konuları işleniyor. Bütün döneme yaydıklarından konuları oldukça rahat geçiyor. İTÜ’deki gibi termodinamikle istatistiksel mekaniği bir araya sıkıştırmıyorlar ki iyi de yapıyorlar StatMech’in rahat işlenmesi açısından. Tabi normal şartlarda bir öğrenci önce thermal fiziği alıyor, sonra StatMech’i alıyor; dolayısıyla benim yaşadığım sıkılmaları ve bunalmaları yaşamıyor. Ben ters olduğum için-

2014-08-22

unique to Waterloo

this is possible only in Waterloo! maximum traffic jam that you can see :p


geese in traffic